Yalan Haber ve Müeyyideleri

Bunu Paylaş
Ahmed Akgündüz
 I- BASININ ÖNEMİ VE SORUMLULUĞU
 Basının demokrasi ile idare edilen ülkelerde önemli bir güce sahip olduğu ve mühim bir kamu hizmetini ifa ettiğinde şüphe yoktur. Tesbitlerimize göre, basının çok önemli iki vazifesi vardır ve bu vazifeleri sebebiyle de millet nazarında sahip olduğu iki ünvan sözkonusudur:
1- Basın, Güzel şeylerin Dellalı ve Kusurların Teşhircisidir
 Basının sahip olduğu yahut olması gereken birinci ünvan, cemiyetteki güzel şeylerin ve yapılan kusurların dellâllığını yapmaktadır. Güzel şeylerin dellâllığını yapmalı; ta ki kamuoyunda bunları teşvik vazifesini ifa etsin. Cemiyette görülen kusurları ve ayıpları, genel ahlak ve âdâba aykırı olmayacak şekilde ortaya dökmeli; ta ki, önlensin ve ibret-i âlem olsun.
 Toplumdaki güzel ve çirkin şeylerin dellâlı olma vazifesi, basına şu mükellefiyeti yüklemektedir: Basın, güzellikleri ilan ve kötülükleri teşhir ederken, “millet hâkimiyeti” ve “hak” esaslarını mutlaka göz önünde bulundurmalıdır.
 Millet Hâkimiyeti prensibinden kasıt, milletin ekseriyetinin ehemmiyet verdiği değerlere basının da değer vermesi ve nefret ettiği şeylerden basının da nefret etmesidir. Demokrasinin de gerektirdiği budur. Aksi takdirde yapılan şey, eskilerin tabiriyle müslüman mahallesinde salyangoz satmaya döner. Ne acıdır ki, günümüz Türkiyesinde, Türk basınının çoğunluk itibariyle bulunduğu durum, müslüman mahallesinde salyangoz satmak şeklindedir. Önemle ifade ediyorum ki, Türk milletinin ekseriyetinin kabul etmediği bir şeyin basın yoluyla ilanı, milleti dalâlete davettir. Milletin hukukuna tecâvüzdür. Bir insanın hukukuna tecâvüze kanunî cevaz bulunmadığı halde, bir milletin hukukuna tecâvüz etmek, nasıl meşru ve ma‘kul bir hak olarak kabul edilebilir?
 Acı bir gerçektir ki, günümüz Türk basını, müslüman Türk milletinin %80”leri aşan nisbette değer verdiği bir kısım mukaddes mefhum ve müesseselere tecâvüz etmekle, milletin hukukuna tecâvüz etmektedir ve kamu haklarını çiğnemektedir. Buna basın hürriyeti denemez. Hele bu milletin hukukuna tevâvüz, yalan haber yoluyla icra ediliyorsa, millet ve devletin selâmeti uğruna bu felâket mutlaka önlenmelidir.
 Millet hâkimiyetinden kasıt, basın organlarının bulunduğu ülke milletinin hâkimiyetidir. Yani Türk basınının Türk milletinin hâkimiyet hakkına, İngiliz basının da İngiliz milletinin hâkimiyet hakkına hürmet etme mecburiyeti vardır. Türk basınının şerefli bir mensubuyum diye övünüp de, İngiliz basınının ağzıyla yayın yapmak ve Türk milletinin hissiyatını rencide etmek, basın ahlak ve kurallarına da aykırıdır. Maalesef, bir kısım Türk basınını inceler ve milletin % 90”ınının değer verdiği manevî değerler hakkındaki ifadeleri okursanız, kendinizi, komünist veya hiristiyan bir ülkede hissedersiniz. Bu durum, Türk basını için yüzkarasıdır.
 “Hak” esasının basına yüklediği en mühim mükellefiyet de, basının doğru haberi kendine şiar edinmesi ve dâima hakkın yanında olmasıdır. Basın, efkâr-ı âmmenin yalancı tercümanı olmamalıdır.
 Bu iki esasa ri‘ayet etmeyen ve aslında bir memleketteki kontrol mekanizmasının keskin kılıcı olan basının, millet indindeki müessiriyetini muhafaza etmesi mümkün değildir.
2- Basın, Milletin Umumi Hatibidir
 Basının sahip olduğu yahut olması gereken ikinci mühim ünvanı, milletin umumi hatibi veya bir diğer ifade ile efkâr-ı âmmenin mürebbiliğidir. Umumi hatiplikten gaye, milletin sözcülüğüdür. Milletin temsilcisi olan şahıs veya müessese, millet adına konuştuğunu unutmamalıdır. Hakkı müdafaa edip fikirleri doğru haberlerle terbiye mükellefiyetini deruhde etmiş olan basının, bugün, bu vazifesini ifa ettiğini kendileri de söyleyemiyor. Günümüzde Türk basını, iki önemli sebepten dolayı, tıpkı TRT gibi, milletin umumi hatipliği yani sözcülüğü ünvanını, bihakkın ifa edememektedir. Bu iki sebebi ve daha doğrusu basını bataklığa düşüren ve millet nazarında yalancı tercüman hissini uyandıran iki yanlış kıyası şu şekilde özetlemek mümkündür:
 Birincisi, Türk basını ve bu arada TRT, bütün vatan sathını büyük şehirlere ve mesela İstanbul”a kıyas ederek yayın politikalarını buna göre ayarlamaktadırlar. Gerçekten millî ve dinî açıdan büyük şehirler kadar ve özellikle İstanbul kadar dejenere olmamış olan bütün vatan sathını, dejenere olmuş belli mıntıkalara kıyaslayarak yayın politikasını tesbit ederseniz, umumi hatibi ve sözcüsü olduğunuz milleti küstürürsünüz. Bugün Türk basını ve TRT, bırakınız büyük şehirlerdeki ahlakî açıdan dejenere olmuş belli merkezleri esas almayı, ismi söylenince milletin haya duyduğu ve nefret ettiği sokakları esas alarak yayınlarını sürdürmektedir. Acaba bir futbolcu ile bir ses sanatçısının, gazetelerin ifadesiyle kayda geçmiş zina hikâyelerini dillere dolamak veya evli hanımların gayr-i meşru münasebetlerini konu edinen bir diziyi aylarca ekrana getirmek, %99”u müslüman olan Türk milletinin umumi hatipliğine ve sözcülüğüne yakışır mı? Bu yanlış bir kıyasdır ve çoğu basında yahut TRT”de sözcülüğü yapılan millet, asla Türk milleti olamaz. Bu alfabe”yi bilmeyen bir çocuğa, felsefe dersi vermeye benzer.
İkincisi, basının ikinci önemli hatası ve milletin sözcülüğü ünvanına yakışmayan bir tavrı da, yayın politikalarını tesbit ederken, Anadolu”yu kendilerine kıyas ettikleri büyük şehirleri ve özellikle İstanbul”u da Avrupa ve Amerika”ya kıyas etmeleridir. Batılılaşmak adıyla devam ettirilen bu tutum, sosyal bünyedeki çöküntülerin en büyük sebebini teşkil etmektedir. Batının ahlaksız ve sefih hayatını, taklide yol açacak şekilde fütursuzca aktaran basın, bu noktada büyük bir sorumluluk altındadır. Bir erkek, güzel bir kadının üzerinde gördüğü ve beğendiği bir elbiseyi ben de giyeceğim der ve giyerse maskara ve rezil olur. Aynen öyle de fikrî, dinî ve sosyal yapısı kendine has özellikler arzeden Batı toplumlarını, müslüman bir memleketin basın organlarının tamamen taklit etmeleri, Türk basınını ve de TRT”yi çıkmaza sürüklemektedir. Avrupa”nın hissiyatı, İstanbul”da tatbik olunamaz. Anadolu”yu işgal diye nitelendiren bir denetimcinin yahut tarafsız olması gerekirken İslam düşmanı ve hiristiyan Avrupalılar gibi müslüman Türk milletinin başörtüsüne dil uzatan bir yüksek yargı üyesinin tercümanlığını yapan basın organları, Türk milletinin kendilerini sözcü kabul etmediklerinin farkına varmalıdırlar. Bugün basınımızda sathî fikirlilik hastalığı sözkonusudur. Gazete okuyucuları, vakit geçirmek için yani vakit öldürmek için gazete okumaktadırlar. Basınımız, çoğunlukla yapmış oldukları haysiyet kırıcı neşriyât ile, millî ve dinî ahlakı sarsmakta ve efkâr-ı âmmeyi perişan etmektedirler. On para kazanmak için yaptıkları müstehcen neşriyatla, çorak zihinlerde rezil ahlakın tohumlarını ekmektedirler. Veya devletin en mühim, en nazik ve en gizli noktalarını halkın zihinlerine takdim eylemektedirler. Türk basını, bu iki zihniyetini terketmedikçe, Türk milletinin gerçek manada umumi hatibi yani sözcüsü olamayacaktır.
 Zikredilen sebeplerden dolayı değer ve tıraj kaybeden basınımızın önemli bir kısmı, çareyi safi zihinleri aldatmak için yalan haberde ve insanları uçkurlarından yakalamak için de müstehcen neşriyatta bulmuştur. Ancak bu çare gibi görünen şeyler, aslında basınımız için bir yüz karasıdır. fiimdi müstehcen neşriyatı bir tarafa bırakarak, yalan haber üzerinde duralım.
II- BASINDA YALAN HABER VE SEBEPLERİ
Yalan haber, basın yoluyla yalan söylemek demektir. Halbuki, münafıklığın birinci alameti yalandır. Yüce ahlakı tahrip eden yalandır. İslam âlemini zehirleyen yalandır. Dünyada anarşi ve fesadın birinci kaynağı yalandır. İnsanlığı güzel şeylerden alıkoyan yalandır. Müseylime-i Kezzâb ile emsallerini dünyada rezil ve rüsvay eden yalandır. Bütün cinayetler içinde tel‘îne ve tehdide birinci derecede layık olan yalandır. Güzel şeylerin dellâllığı ve çirkin şeylerin de teşhirciliği görevlerini deruhde etmiş olan basının, bütün dinler ve sistemler tarafından çirkin addedilen yalan habere meyli, dünyadaki en çirkin cinayetlerdendir.
 Acıdır ki, yalan haber mefhumu Türk hukuk mevzuatında tarif edilmemiştir. TCK”nun iftira ve yalan şahitliği ve yalan yere yemin başlıklarını taşıyan I. Kitabının Dördüncü Babının 3. ve 4. fasılları da, yalan habere ait herhangi bir hüküm sevketmemektedir. Sadece bu maddelerdeki unsurlar gerçekleştiği takdirde, bu hükümlerin uygulanması söz konusudur[1]. Ancak basının otokontrolünü sağlamak gayesiyle kurulan bazı müesseseler, yayınladıkları bir kısım beyânnamelerde, yalan haberi doğrudan doğruya olmasa da dolaylı olarak tarif etmişlerdir. Bu beyanlardan yalan haberin kapsamını şu şekilde izah etmek mümkündür:
 Bir şahıs yahut müessese hakkında gerçek dışı beyanda bulunmak ve basın organları vasıtasıyla neşretmek yalan haber olarak karşımıza çıkacaktır. Türk Ceza Mevzuatı”ndaki ilgili hükümler ve Basın meslek ilkelerine göre, basın yoluyla, suçsuz olan bir şahıs veya müesseseye bir suç isnad etmek yahut bir suçun maddi eser veya delillerini isnad etmek, TCK”nunun iftira suçu olarak vasıflandırdığı bir yalan haberdir (TCK. md. 285). Mevlid okumayı veya Kur‘an öğretmeyi, 163. maddeye aykırı olarak işlenmiş bir suç gibi takdim veya tefsir etmek, yalan haberin iftira kısmına girmektedir. Bu yalan haberleri gerçek sayıp da, hayalî suçluları cezalandırmak için harekete geçen devletin savcılarını da, bir hukukçu olarak hayretle ve esefle izliyoruz. Suçlu olduğu yargı kararıyla belirlenmeden bir kimseyi suçlu ilan etmek de; yalan haberdir. (Meselâ Henüz mahkemeye bile intikal etmeyen Urfa belediye başkanı İbrahim Halil Çelik”le alakalı “Atatürk Düşmanı” şeklinde yayın yapmak bunun en bariz misalidir )[2]. Gerçekleri bozma, tahrif etme ve abartarak kamuoyuna yansıtma da, yalan haberin en yaygın olan şeklidir. Maalesef özellikle belli konularda, basın tarafından habbeler kubbe yapılmakta ve kamuoyu yanlış yönlendirilmek istenmektedir. Bahriye Üçok cinâyeti dolayısıyla, sadece paketin üzerinde ve hem de yanlış olarak bir ilmî ve dinî vakfın adresi bulundu diye, o vakfı ve dolayısıyla bütün müslümanları suçlu imiş gibi gösterme gayretine giren bir kısım basın organlarının o günlerdeki konuyla ilgili haberleri, tamamen bu tür yalan haberlere girmektedir. Basın Konseyi Sözleşmesine Katılma belgesindeki şu ifadelerin altına imza atanların, hayatları boyunca bu gerçeğe uymadıklarını görmek, yalan haberin meslek haline gelmesi açısından çok düşündürücüdür: “Gazetecilikte temel işlevin gerçekleri bulup, bozmadan, abartmadan kamuouyna yansıtmak olduğunu göz önünde tutarak;”[3]. Basın meslek ilkelerinden bir çok basın organı tarafından asla uygulanmayan şu üç ilkeye de isterseniz göz atalım:
 “4- Kişileri ve kuruluşları, eleştiri sınırlarının ötesinde küçük düşüren, aşağılayan veya iftira niteliği taşıyan ifadelere yer verilmez”. Acaba halkın reyleriyle seçilmiş bir belediye başkanına “örümcek kafalı” demek tenkid mi yoksa aşağılama mı? I. Dünya Harbi”nde milis albaylığı yapmış büyük bir İslam âlimine yani Bediüzzaman”a “Cumhuriyet düşmanı” demek, iftira niteliğini taşımıyor mu?
 “9- Suçlu olduğu yargı kararıyla belirlenmedikçe hiç kimse “suçlu” ilan edilemez.
 10- Yasaların suç saydığı eylemler, gerçek olduğuna inandırıcı makul nedenler bulunmadıkça kimseye atfedilemez.”[4].
 Tarifi ve kapsamı hakkında kısaca bilgi verdiğimiz yalan haberin, özellikle Türk basını açısından sebepleri üzerinde de durmak istiyoruz. Bunları kısaca özetlersek:
1 – Yalan Haberin Birinci Sebebi
 Türk Basını”nda yalan haberin birinci sebebi, Anadolu”yu İstanbul”a veya daha doğru bir tabirle İstanbul”un dinen ve ahlaken dejenere olmuş bölgelerine kıyaslayan; İstanbul”u ise din, ahlak ve örf-âdetler itibariyle tamamen farklı bir yapıya sahip olan Avrupa”ya ve Amerika”ya kıyaslamaya kalkışan bir kısım basın organlarındaki din düşmanlığı, laikliğin dinsizlik veya en azından İslam düşmanlığı olarak görülmesi yalan haberin birinci sebebidir. Tanzimat”tan beri sürdürülen ve Batılı devletler tarafından desteklenen bu yalan haber kampanyası, bu günlerde hız kazanarak devam etmektedir. Hergün bu türden bir yalan habere gazetelerde rastlamak mümkündür. Bugünlerde olanlardan bazı misaller vermek mümkündür: Denizli Anadolu Lisesi”nde, yine kendi tahrikleriyle soruşturma açılıp görevden alındığı iddia edilen bir öğretmenin görevden alınmadığı ve suçsuz olduğu isbat edilmiştir. Bu olay, günlerce belli zihniyetteki gazeteler için önemli bir yalan haber kaynağı olmuştur. Eskişehir”de bir delinin babasını öldürmesi, “şeriatın kestiği gırtlak” diye takdim edilmiştir ve bu haberin yalan haber olduğu isbat edilmiştir. İslam”da bırakınız adam öldürmeyi, karıncanın dahi hukukunun çiğnenmemesi emredilirken, Urfa”da bir şeyhin müridine oğlunu kurban etmesi için emir verdiği şeklindeki haberin de, adamın akıl hastası olduğu ortaya çıkınca çok büyük bir yalan haber olduğu kesinleşmiştir. Acı olan taraf, basının bu yalan haberlerine, devletin belli makamlarının da alet olmasıdır. Sayın Mill Eğitim Bakanının, yalan haberlere kanarak adlî organlarca tutuklanan bir öğrenciyi devletin güvenlik kuvvetlerine haber vermesinden dolayı okul müdürünü tenkit etmesi, yalan haberin hukuk nizamını sarsan acı neticelerinden birisidir. Milli Eğitim Bakanına göre, 17 yaşında olan bu genç, korunmalıydı. Acaba 17 yaşındaki bir gencin adam öldürmesi halinde de mi korumak gerekirdi? fiayet cevap hukuka göre gerekmezdi ise, adam öldürme ile kanunen suç sayılan diğer suçlar arasında ne gibi bir fark vardır? Acıdır ki, yalan haber sebebiyle, devletin güvenliğini korumakla görevli bir kısım makamlar ve müesseseler, devletin güvenliğinin manevi bekçisi olan müslümanlarla uğraştırılmaktadır. Hayatı boyunca devleti yıkan örgütlere destek olduğu mahkeme kararlarıyla sabit olan Behice Boran”a Millet Meclisince tören yapılırken susanlar; illegal komünist partisinin kanuna rağmen sürdürdüğü faaliyetlerine gülerek cevap verenler, hayatı boyunca yapılan bütün zulümlere rağmen devlet ve milletin bütünlüğü için gayret gösteren bir İslam âlimi için okutulan mevlidden rahatsızlık duymaktadırlar. Yalan haber üzerine Hacıbayram”daki kitapçılardan elifba ve Kur‘an tefsiri toplayan güvenlik güçlerinin, İstanbul Taksim ve Beyoğlu sokaklarında serbestçe satılan ve kanunen yasak olan Marks”ın, Engels”in eserlerine ses çıkarmamaları, çok üzücüdür. Kısaca Türkiye”de yalan haberin en önemli sebebi, bir kısım basında hobi haline gelen İslam düşmanlığıdır.
2 – Yalan Haberin İkinci Sebebi
 Türk basınında yalan haberin ikinci sebebi de, şahsî menfaatlerdir. Bir kısım menfaatlerin elde edilebilmesi için, yalan haberin bir koz ve hatta bir tehdit vesilesi olarak kullanıldığını, bizzat basın mensubu olan arkadaşlardan duyuyor, dinliyor ve görüyoruz. Bazı menfaatler için, basında meleğe şeytan, şeytana melek dendiğini, basının kendi arasındaki çekişmelerden de öğrenebiliyoruz.
3 – Yalan Haberin Üçüncü Sebebi
 Yalan haberin üçüncü sebebi de, intikam ve kin hisleridir. Üzerinde fazla durmak istemiyoruz.
4 – Yalan Haberin Dördüncü Sebebi
 Yalan haberin dördüncü ve en önemli sebeplerinden biri de, yalan haberin Türk Hukuk mevzuatında ciddi bir müeyyidesinin bulunmayışıdır. Yalan haberi neşredenlerin yaptıkları yanlarına kalmaktadır. Daha başka sebepler de bulunmakla birlikte, biz, meseleyi uzatmadan yalan haberin müeyyideleri üzerinde duralım:
III- YALAN HABERİN MÜEYYİDELERİ
Türk Hukuk mevzuatında yalan haberle alakalı ciddi bir hukuki düzenleme mevcut değildir. Türk Ceza Kanununun bazı hükümleri dolaylı olarak uygulanabilme özelliğine sahiptir. Geçmiş yıllarda Yalan Haberi önlemek üzere hükümet tarafından hazırlanan Yalan Haber Kanununa, yalan haberi mesleğinin şiarı olarak kabul eden bir kısım basın organları, şiddetle karşı çıkmışlardır. Gerçi böyle bir kanun çıkarılsa da, uygulanabilme şansı çok azdır. Zira bunun benzeri bir kanun yani Muzır Neşriyat Kanunu kabul edilmesine rağmen uygulanamamaktadır. Zira bir kısım basının sorumsuz tavrı ve bu tavırlar karşısında devletin organlarının düştüğü acz, kamuoyunca çok iyi bilindiğinden, basın aleyhine olan kanun hükümlerini uygulayıp karar vermek ve bu kararları tenfiz eylemek de, kanunu uygulayanlar için çok zor bir görev haline gelmiştir. Müstehcen Neşriyat Kanununa rağmen, Türk milletinin aile anlayışına ve ahlakına aykırı renkli basının daha hızlı bir şekilde fesadlarına devam etmesi bunun en bâriz misalidir.
 Buna rağmen yalan habere karşı, mevcut olan maddî ve manevî müeyyideleri kısaca özetleyelim:
1- İftira Suçu İddiasıyla Dava Açılması
Unsurları tahakkuk ettiği takdirde, iftira niteliğinde olan yalan haberlere karşı, TCK”nun 285. maddesinde düzenlenen iftira suçuna ait cezaî müeyyideleri işletmek mümkündür. Zira basın organlarının yalan haberleri ihbar kabul edildiğine göre, bir şahsa veya müesseseye suç olmayan bir şeyi isnad etmeleri yahut bu suça ait maddi sebep veya delilleri isnad etmeleri halinde, iftira suçu işlenmiştir ve ceza davası açılmalıdır. Kur‘an okutmak gibi en masum bir hürriyeti 163. maddenin kapsamına giren bir suç veya binden fazla mahkeme kararı ile Kur‘an tefsiri olduğu karara bağlanan ve devletin İçişleri Bakanlığı tarafından serbest olduğu güvenlik kuvvetlerine tekrar tekrar talimatlarla iletilen Risale-i Nur eserlerini suç delili olarak ihbar ve takdim etmek istiyenlere karşı, TCK”nunun bu maddede tanzim ettiği cezalarla dava açılmalıdır.
2 – Cevap, Düzeltme ve Tekzip Hakkının Kullanılması
Yalan haberden rahatsız olan insanların başvurması gereken en önemli bir hukuki yol da cevap ve tekzip hakkıdır. 1982 Anayasasının 32. maddesinde belirtilen esaslar çerçevesinde Basın Kanunu tarafından tanzim edilen Cevap ve Tekzip Hakkı, yalan habere karşı kullanılabilecek en önemli müeyyideler arasında yer alır. Mutlaka kullanılması icabeden bu metodun özeti şudur:
 Basında yer alan yalan habere maruz kişi veya kuruluşlar, yayın tarihinden itibaren 3 ay içinde imzalı bir cevap ve tekzip yazısını ilgili basın organının mesul müdürüne verebilir veya gönderebilir. Sorumlu müdür, üç gün içinde inceler ve yayınlanmasına karar verildiği takdirde, inceleme müddetinin bitiminden sonraki ilk nüshada, metne müdahalede bulunmaksızın ve herhagi bir mütalaa ilave etmeksizin aynen ve tamamen yayınlamaya mecburdur. Tekzip yazısı, ilgili yalan haberin iki katından fazla olmamalıdır. Tekzip yazısı, ilgili basın organının tüm nüshalarında yayınlanmalıdır.
 Cevap ve tekzip yazısı yayınlanmadığı takdirde, yayınlanması gereken tarihden itibaren 30 gün içinde bulunduğu yerin sulh ceza hâkimine başvurulmalıdır. Sulh ceza hâkimi veya büyük şehirlerde basın hakimi, en geç yedi gün içinde dosyayı inceler. Bu incelemede, tekzib dilekçesinin suç mahiyetinde olup olmadığı, yayınla ilgisi bulunup bulunmadığı ve aranan şartlara uyup uymadığı açısından inceler ve bir karar verir. Karar ilgililere tebliğ edilir. Yayınlanmamasına karar verilmişse, ilgililer 5 gün içinde asliye ceza hâkimine itiraz edebilirler. O da itirazı beş gün içinde sonuçlandırmakla görevlidir. Yayınlanması yolunda çıkacak hâkim kararı, ilgili basın organında, alındığı tarihi izleyen iki gün içinde ve ilk çıkacak nüshada yayınlanmalıdır. Cevap ve tekzip yazıları, kanunda belirtilen şartlara uygun olarak yayınlanmadığı takdirde, ilgili basın organı, Basın Kanununda belirtilen cezalara çarptırılır. Bu cezalar, yayınlamada 19. maddedeki şartlara uyulmazsa, 15 günden 3 aya kadar hapis ve ağır para cazası; hâkim kararına rağmen yayınlamaktan imtina edilirse 4 aydan 1 yıla kadar hapis ve ağır para cezası şeklindedir[5]. Bir kısım basın organlarına karşı bu müeyyidenin de etkili olduğu olduğu görülmüştür.
3 – Maddi ve Manevi Tazminat Davası Açılması
Yalan haber, buna maruz şahsın maddi zararına yol açmışsa maddi tazminat davası ve haysiyet ve şerefine dokunarak manevî zarara sebep olmuşsa manevî zarar davası da açılabilir. Kanunun öngördüğü şartlar muvacehesinde, yalan haberin müeyyidesi olarak bu yola da mutlaka başvurulmalıdır.
4 – Teşhir Müeyyidesi
 Yalan habere karşı kullanılması gereken bir diğer müeyyide de, ahlakî nitelikte olsa da, teşhir müeyyidesidir. Basın Ahlak Yasasına aykırı hareket edenlerin teşhir cezasına çarptırılmasını Basın fieref Divanı da kabul etmişse de, 1968 ve 1975 yıllarında yapılan basınla alakalı seminerlerde, bu kaideye uyulamadığı ve bu müeyyidenin başarısız olduğu görüşü dile getirilmiştir[6]. Kanaatime göre, yalan haber, teşhir müeyyidesi ile önemli ölçüde engellenebilir. Ancak bu müeyyidenin uygulanmasında, basın organları kadar, vatandaşa da görev düşmektedir. Yalan haber yayınlayan basın organları aleyhinde, kamuoyunda tepkiler doğurmak, bu basın organlarını kanuni yollardan uyarmak ve millet vicdanında yalancı basının mahkûm edilmesi için elden gelen gayreti sarfetmek gerekmektedir.
5- Yalan Haber Kanunu Mutlaka Çıkarılmalıdır
 Milletin sözcüsü olması gerekirken, yalan haberlerle milletin haklarına tecavüz eden bir takım basın organlarına karşı, devlet de tedbir almak zorundadır. Bu tedbirlerin başında Yalan Haber Kanununun çıkarılması gelmektedir. Daha önce gündeme gelen ve ancak bir kısım yalancı basının hücumuyla vazgeçilen bu kanun tasarısı, millet ve memleket menfaatleri düşünülerek mutlaka kanunlaşmalıdır. Bu kanunda yalan haberi önleyecek hapis ve caydırıcı para cezaları yanında, bir zamanlar Basın Şeref Divanı”nın uygulamak istediği, ancak muvaffak olamadığı ilan kesme cezası da getirilmelidir. Aslında kanunlar tam işletilse, Basın İlan Kurumu Kanununun 49. maddesinin işletilmesi yoluyla, şu anda da bu müeyyide tatbik edilebilir. Bu maddeye göre, ahlak yasasını ihlâl eden gazeteler aleyhinde ilan kesme tarzındaki malî müeyyide uygulanabilir. Yalan haber, en büyük ahlaksızlık olduğuna göre, bu madde yalancılık yapmayı meslek edinen bir kısım basın organlarına karşı mutlaka kullanılmalıdır.
 Netice olarak, milletin sözcüsü durumundaki basın organları, milletine karşı edepli olmalıdır. Bu edep elbetteki Avrupa veya Amerikanın edebi değildir. %99”u müslüman olan Türk milletinin edebidir. Onların sözleri ve haberleri, milletin müşterek kalbinden tarafsız çıkmalıdır. Kanaatimize göre yalan habere karşı en mühim müeyyide, basın mensuplarının vicdanlarındaki samimi niyet ve manevî sorumluluk duygusu olacaktır. Bu sorumluluğu duymayan basın organlarına karşı, akl-ı selim sahibi Türk milleti, bizzat kendisi ambargo kullanmalıdır.
 Müslüman milletin değer verdiği mukaddes mefhumlara ve müesseselere karşı yürütülen lekeleme ve yalan haber uydurma hakkı, bu ülkede yayınlanan basın organlarına verilmemeli ve icra ediliyorsa müsaade edilmemelidir. Milletin dini, namusu ve şerefi hakkında yalan haber uydurmaya, onları kim tevkil etmiştir? Fetvayı nereden almaktadırlar? Hangi hakka binâen milletin namına ve bazan da devletin hesabına, dinin, namusun ve şereflerin aleyhinde yalan haber neşredip ilan ediyorlar? Burası, devleti laik olsa da müslüman memlekettir. Yahudi memleketi değildir. Millet ve devlet olarak elele verip bu tehlikeyi bertaraf etmeliyiz. Aksi takdirde bu haberlerle hakları zayi olan mazlumların bedduası, başımıza daha büyük felaketler açacaktır. Son sözüm budur.
Bunu Paylaş

Yorumlar kapatıldı.