Mâzi Penceresinden Düşünce Hürriyeti

Bunu Paylaş
Prof. Dr. Ahmed Akgündüz
I- Osmanlı Devletinde Hürriyet-i Vicdan Var mıydı?

Hukuk tarihimiz ve Osmanlı Hukuku deyince İslâm hukuku akla gelmelidir. Zira 940 tarihinden 1926 tarihine kadar 986 sene İslâm hukuku temel hukuk nizâmımız olmuştur. Bu izahlarımızı tamamen tarihe bir nazar atıp meydana gelen hâdiselerden ibret almamız için gündeme getirmek istiyoruz. Ana başlıklarıyla konuyu şöyle özetleyebiliriz;

 Hürriyet, insanın hem kendisine ve hem de başkasına zarar vermemek şartıyla meşru dairede istediğini yapması demektir. Allah’ı inkâr ve İslama hakaret ihtiva etmemek şartıyla, her dini ve her itikadı tasvip etmese de, hiç kimseyi dininden dolayı tahkir etmemek ve bu konuda icbarda bulunmamak olarak tarif edilen hürriyet-i vicdan düsturu, günümüzdekinden farklı bazı kayıtlarla kayıtlanmıştır. Ancak bize bu zamana kadar öğretilenin aksine, hürriyetin bütün çeşitleri ve özellikle de din ve vicdan hürriyeti İslam toplumlarında ve özellikle de Osmanlı toplumunda mevcuttur.
 Osmanlı Devleti, hürriyet-i vicdanı, kanunların ve yükümlülüklerin tamamen kaldırılması anlamında kabul etmemiştir. Belki bu düsturu, hükümetlerin vicdanlar, dinler, farklı görüş ve ictihatlar üzerinde cebir ve tazyik icra etmemesi; muhtelif mesleklere ve inançlara karşı müsamahakâr davranması manasına almıştır. Biribirine muhalif olan siyasî, millî ve ilmî guruplar arasında, bu kanuna riayet edilecek, her biri diğer tarafın meslek ve ictihadını maddi kuvvetlerle söndürmek veya şahsiyetlerini tahkir etmek gibi nezaket dışı hareketlere kalkışmayacaktır. Ancak başkalarının meslek ve fikirlerindeki hatalarını, ilmî tartışmalar ve delillerle açıklayabilecek, ilim alanında muhaliflerinin görüşlerini çürütebilecektir[1]. Zira “Lemieec est lėnnemi du bien= Pek iyi ile iyi arasında dahi bir farklılık bulunabilir.”
Biraz sonra özetleyeceğimiz ölçüler içinde kalmak şartıyla Osmanlı Devletinde hürriyet-i vicdan düsturunun nasıl işlediğini şu iki misal ile izah edebiliriz:
 Birincisi: Fikir ve ictihad alanında çok tartışmaların yaşandığına canlı bir misal verebiliriz. 952/I545 tarihinde 30 yıllık şeyhülislamlık tahtına oturan Ebüssuud Efendi, çoğunluğun görüşünü müdafaa etmek için, Osmanlı Devleti’nin son günlerine kadar kabul-ü âmmeye mazhar olacak olan ve hukukî şahsiyetini ortaya koyan “Risâle Fî Vakfil-Menkuli ven-Nükûd” adlı monografısini yani nakit para vakfının caiz olduğunu savunan eserini[2] kaleme almıştır. Bunu takiben Çivizâde gibi nakit para vakfının câiz olmadığını ve vakfedilmesinin şer‘-i şerife uymadığını ileri süren İmam Birgivi (v. 1573), Kanuni gibi Muhteşem bir Padişah’ın Ebüssuud’un görüşünü kanun haline getirmesini bilmesine rağmen, “Es-Seyfüs-Sârim Fî Ademi Cevazi Vakfil-menkuli Ved’Derâhim=Nakit Para Vakfının Caiz Olmayacağı Konusunda Keskin Kılıç” isimli[3] sert üslûplu risâlesini kaleme almaktan çekinmemiştir. Kendisine, “Bu eserinle fermana karşı çıkıyorsun” diyenlere verdiği cevap ise manidardır: “Ben hak bildiğimi açıklıyorum: hakkın hatırı âlidir; hiç bir hatıra feda edişlmez. Neticesi eğer hapis olursa, benim için uzletttir; nefiy yani sürgün olursa benim için hadisin övdüğü gurbettir; eğer idam olursa, bu da benim için cennete davettir.”.
İkincisi: Osmanlı toplumunda müslim ve gayr-i müslim her dini grup rahatça yaşayabilmiştir. Bunun en güzel misali, Peygamberi kabul etmiyen ve çok sapık görüşleri bulunan Suriye’deki Nusayrîler ve Dürzilerle alakalı Osmanlı Devleti’nin tutumudur. Amerika’lı meslekdaşım Jashua, doktora konusu Şii-Sünni İlişkileri olması hasebiyle, Suriye ve Arap ülkelerinde uzun yıllar kalmış ve oradaki alimlere bu konuyu sorarak cevabını aramıştır. Asıl merak ettiği ise, Osmanlı Devletinin Nusayrilere karşı tutumudur. Ben, Osmanlı Devleti’nin bunları vatandaşı olarak gördüğünü, mallarına ve hayatlarına dokunmadığını ve bil-akis Kanunnamelerde hususi hükümler vaz’ ederek bunları hukuki statüye kavuşturduğunu anlatınca, “Şimdi Osmanlı devleti’nin neden uzun ömürlü olduğunu anladım.” cevabını vermişti. İşte Kanuni devrinde hazırlanan Şam Eyaleti Kanunnamesinden Nusayrilerle alakalı bir hüküm:
“48. Ve livâ-i mezbûrede vâki‘ olan kurâda Nusayrî demekle meflhûr bir tâife olub savm u salât bilmedüklerinden gayrı şerâit-i İslâmiyyenin birin ri‘âyet etmeyüb zikr olunan tâifenin ba‘zına Defter-i Atîk’da dirhem’ür-ricâl deyü birer mikdâr mal ta‘yîn olunub her sâle Defter mûcibince al›nur imiş. Ba‘zına Defter’de ta‘yîn olunmamağla alınmaz imiş.
Hâliyâ ahvâlleri vukû‘ı üzere pâye-i serir-i a‘lâya arz olundukda cümlesinden al›nması fermân olunmağın âdet-i kadîmeleri üzere evlisinden on ikişer para ve mücerred olub müstakil kisb ü kâra kâdir olandan altışar para dirhem’ür-ricâl alınmak üzere Defter-i Cedid’e kayd olundu.”[4].
 Yani Nusayriler, namaz ve oruç nedir bilmedikleri, İslamın şartlarından hiçbirini yerine getirmedikleri halde, onlardan dirhem’ür-rical adıyla bir vergi alınacak ve Osmanlı teb’ası olarak hakları korunacaktır.
 Bu genel girişten sonra, şimdi Osmanlı Devletindeki fikir hürriyetinin sınırlarını özetleyelim:
 1) Eski devletler hususî hukukumuza göre, bir müslüman devlette ikâmet eden vatandaşlar üç gruptur: Birincisi, müslümanlardır. İkincisi, gayr-ı müslim olduğu halde İslâm devletinin hâkimiyetini, kabu ettiğinden yani eski tabirle zimmet akdini kabullenip zimmî olduğundan İslâm vatandaşı sayılan gayr-ı müslimlerdir. Üçüncüsü ise, yabancı bir devletin vatandaşı olduğu hâlde İslâm devletinin izniyle ülkede bulunan insanlardır. Üçüncülerin din ve vicdan hürriyeti ile fikir hürriyetleri, ikincilerle aynı esaslara tâbidir. Bu sebeple ikinciler üzerinde ayrıntılı olarak durmak istiyoruz[5].
 2) Acaba herkes yani müslüman olmayan her insan grubu, zimmet akdini kabul ederek İslâm ülkesi vatandaşı olabilir mi? Bu sorunun cevabı hayırdır. Ehli kitap denen hristiyan ve yahudilerin zimmî yani İslâm ülkesi vatandaşı olabileceğini bütün İslâm hukukçuları kabul etmişlerdir. Aynı şekilde bütün İslâm hukukçuları, mürted”in yani İslâm”ı terkeden ateistlerin İslâm ülkesinde hayat hakları bulunmadığını, zira İslâm”ı terkeden bir insanın ancak anarşist yani içtimâî hayatı öldüren bir zehir hükmüne geleceğini ittifakla kabul etmektedirler. Kur”an”ın “ya onlarla savaşırsınız ya da müslüman olurlar” şeklindeki ifadesinin mürtedler hakkında nâzil olduğu belirtilmektedir[6]. Mecusiler ve benzeri diğer grupların İslâm ülkesinin vatandaşı olabilmeleri ise, ihtilâflıdır ve tartışmalıdır. İslâm hukuku, mürtede hayat hakkı tanımadığı için, bütün İslâm devletleri, değil mürtedlere yani, İslâm”dan dönen ateistlere fikir hürriyeti tanımak, İslâm ülkesinde hayak hakkı bile tanımamışdır[7].
 3) İslâm ülkesinin vatandaşı kabul edilen zimmîlere ve de müste”men denilen yabancılara, meşrû dâirede din, vicdan ve fikir hürriyeti tanınmıştır. Bu 14 asırdır süregelen ve tanınan bir hürriyettir. Ancak bunun sınırları ve şartları vardır. Din hürriyetinden kasıt, gayr-ı müslimlerin İslâm”a davet edilseler bile İslâm”a girmeleri için zorlanmamalarıdır. İslâm”a davet meşrudur; ancak İslâm”a girmek üzere ikrah ve icbar gayr-ı meşrudur. Kur”ân”ın “Dinde ikrah yoktur” şeklindeki âyeti de bu şekilde anlaşılmalıdır. Ayrıca “gayr-ı müslimlerin kendi dinleriyle başbaşa bırakılması” prensibi bu ayetten iktibâs edilmiştir[8].
 Ancak bu din hürriyetini tamamlayan bazı unsurlar vardır:
 Evvelâ, dinî âyin ve ibâdetlerini, müslümanlara ait yerleşim merkezlerinde, sadece kendi ma”bedlerinde icra edebilecekler; açıkça ve İslâm”a aykırı tarzda yapamayacaklardır. Kendilerine ait yerleşim bölgelerinde ise, açıkça da icra edebileceklerdir.
İkinci olarak, fikir, toplantı ve eğitim hürriyeti, İslâm”ın emirleri dairesinde ve müslüman devletin nizamına zarar vermeyecek şekilde kullanılabilecektir. Bu sebeple, İslâmiyeti yeren ve müslüman millete hakaret sayılan konular, fikir hürriyetine dâhil değildir[9].
 4) Bu zikredilen temel hak ve hürriyetler, bazı uygulama aksaklıkları dışında Osmanlı toplumunda kabul edilmiştir. Osmanlı topraklarındaki gayr-ı müslimlere ait ma’betler, mektepler ve mülkler ve bunlara ilişkin mahkeme kararları bunun açık örnekleridirdir. Türklerin ilk yazılı anayasası olan 1293/1876 tarihli Kanun-ı Esasî bu hakları ilk defa kabul etmemiş, belki sadece yazılı hale getirmiştir. 1876 tarihli Kanun-ı Esasî’nin ikinci faslı ve 8-26. maddeleri Osmanlı Devleti tebeasının umumî haklarını biraz önce açıkladığımıza yakın bir şekilde sıralamaktadır. Mesela 10. madde şahsî hürriyeti, 11. madde din ve vicdan hürriyetini, 15 ve 16. maddeler öğrenim hürriyetini, 17. madde eşitlik esasını düzenlemiştir[10].
 5) Yukardaki düsturları gözönünde bulunduran müslüman ecdadımız, İslâm”a aykırı olan diğer dinlere mensup fikirleri meşru görmek manasında fikir hürriyeti kapsamı içine almamışlar ve Avrupalıların bu konudaki oyunlarına Tanzimat”a kadar gelmemişlerdir. Ancak müdahele de etmemişlerdir. Tanzimat ve Islâhât Fermanlarının belli çevrelerce, ilk hak ve hürriyetler fermanları olarak takdim edilmesi, müslümanlar düşünüldüğünden değil, gayr-ı müslimlere devleti yıkabilecek şekilde imtiyaz ve imkân verilmesinden kaynaklanmaktadır. Avrupalı Devletler, mürted hakkındaki şer”î hükmü kaldırması için, Osmanlı Padişahlarına çok baskı yapmışlardır. Osmanlı padişahları ise, tahtlarının tehlikeye düşmesini bile gözönüne alarak ve dinsizlik ile ölümün denenemeyeceğinin idrâkinde olarak, bu isteklerini reddetmişlerdir. Kanaatimize göre, Avrupalıların hasta adam ve ölü devlet dedikleri Osmanlı Devletine yaptıramadıklarını, yeni Türkiye Cumhuriyetine yaptırmışlardır. Zira hem lâiklik prensibini kabul ettirmişler ve hem de bunu dinsizlik manasında 40-50 sene tatbik ettirmişlerdir.
II- Cumhuriyet Türkiyesinde Hürriyet-i Vicdan ve Düşünce Hürriyetinden Ne Anlıyoruz?
 Hürriyet-i vicdan, günümüz hukukunda düşünce ve kanaat hürriyeti, düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti, din ve vicdan hürriyeti gibi tabirler altında açıklanmakta ve bu manada 1982 Anayasasında da düzenlenmektedir. Din ve vicdan hürriyeti, “kimse, ibadete, dinî ayin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz” denilerek izah olunmaktadır (Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, md. 24). Düşünce ve Kanaat Hürriyeti ise, 25 ve 26. maddelerde benzeri ifadelerle garanti altına alınmaktadır. Bu konuyu, 1961 yılının baskı ve zulüm kokan günlerinde düşünen ve kaleme alan, Ali Fuad Başgil Hocamızın cümlelerinden ilham alarak kısaca açıklamak istiyoruz.
 Hürriyeti, fertlerin başkasının esaret ve istibdadı altında bulunmaması, kendisinin sahibi ve efendisi olarak yaşaması olarak tarif ettiğimizde, hürriyet-i vicdanı da, vatandaşların, ister fertlerin ve isterse de fertlerden meydana gelen hükümetlerin baskısına maruz kalmadan, fikir ve kanaatlerini serbestçe açıklayabilmeleridir şeklinde tarif edebiliriz. Hürriyet kavramını düşünürken, Fransızları 1791 Anayasasında yer alan kanunların yap dediğini yapmak ve yapma dediğini yapmamak tarifini gözönünde bulundurmak gerektiği gibi, Montesquieu’nun sadece gönül rahatı ve huzuru ifadesini ve de siyaset bilimcilerinin, vatandaşların hükümetle olan ilişkilerinde, kamu gücünün esiri ve kölesi değil, o gücün sahibi ve süjesi rolünü alması şeklindeki tarifi de unutulmamalıdır. Hürriyet, ferdin insan oluşunun hakkıdır; devletin lütfu değildir.
 Fikir ve vicdan hürriyetinin ötedenberi yaman bir düşmanı vardır: bir fikre körükörüne saplanma. Eskilerin taassup dediği bu kötülüğün fikir hürriyetine karşı kullandığı en önemli silah, baskı ve tahakkümdür. İki yıldır bu hukuki gerçek bütün kötü örnekleriyle Türkiye’de yaşanmaktadır. Gerçi baskı tarzı ve sistemleri zamanlara ve medeniyetlere göre değişmiştir. Fakat tarzı ne olursa olsun ve bu sistemler taassuplarının ilhamını, ister dinden ve isterse de laik bir düşünceden alsın, insandaki zekâ nurunu söndürdüğü ve düşünce gücünü dumura uğrattığı ve böylece ahlakı, ilmi ve medeniyeti çökerttiği için iğrençtir. İki yıldır yürütülen bu iğrenç baskılar neticesinde, Türkiye’de ilim de, üniversite de, ekonomi de ve vatandaşlar arasında saygı da kalmamıştır. Kısaca eski devirlerde din maskesi altında yürütülen taassuplar, şu anda laik bir renge bürünmüştür. Şaşmamak gerekir; zira tarih yalnız dekoru ve aktörleri değişen ebedî bir dramdır[11].
 Önemle ifade edelim ki, baskı sistemlerinin aradığı ve korktuğu şey, fikir değildir. Çünkü fikir, insanın içinde kalabilmektedir. İnsanın içindeki fikri keşfetmek kolay değildir. Henüz böyle bir alet, medyamızın dudak okumadaki maharetine rağmen keşf olunamamaştır. Baskı rejimlerinin asıl korktukları, fikrin sözle veya yazıyla başkalarına naklidir. Fikir hürriyetinin asıl kıymeti de buradadır. Herkes dilediği gibi düşünebilir demek, çok bir şey ifade etmez. Herkes göğsünü gere gere ben müslümanım diyebilir sözleri de hürriyet taraftarlığı değildir. Asıl olan, fikrin yayılmasıdır. Korkutan ve taassupları kabartan da budur. Bu yüzden, fikir hürriyetinden dem vuran bu tür fikir düşmanları, Türkiye’deki televizyon tekelini ancak, rahmetli Özal’ın gayretiyle 1990’larda kırabilmişlerdir; isteyerek değil, fiilî durum meydana getirerek. Internet’in Türkiye’ye çok geç gelişinde de, fikir ışığından gözleri kamaşan yarasaların korkaklığı yatmaktadır; yoksa dillerine doladıkları genel ahlakı bu tür tipler ne bilir ve ne de önem verirler.
 Fikir hürriyetinden korkmak çare değildir; fikir hastalığının ilacını aramak lazımdır. İleri ve aydın insanlara yarayan şey, ne fikirden korkup yorganı başına çekmek ve ne de silaha sarılmaktır; fakat fikri tenkit edip onu fikirle alt etmektir. Fikir zehirinin panzehiri tenkittir; yani fikrin zararlı ve gerçeğe uymayan taraflarını ortaya koymaktır. Tenkit yoluyla, çürük ve hasta fikirler düşer, dipsizleri batar; gerçeğe uygun olan fikirler ise, ergeç muzaffer olur ve insanlık bu zaferin gölgesinde yaşar[12]. Kısaca baskı idareleri, hür fikir ve hür vicdan düşmanı olmakta birleşirler.
 Burada günümüzde benzerleri çokça görülen olaylara benzeyen bir olayı tarihden nakledelim: Fransa’nın son baskıcılarından sayılan III. Napolyon devrinde, valilerden biri, kaymakamlarından birine kazasında halkın hükümete nasıl baktığına dair bir rapor hazırlamasını istemiş, kaymakam da tesbitlerini rapor haline getirerek Valiye göndermiş. Vali raporu okuyunca, hemen Kaymakamı çağırmış ve şu talimatı vermiş:
“Görüyorum ki, siz gördüğünüzü ve düşündüğünüzü açıkça söyeleyen samimi bir adamsınız. Bu meslekte tutunamazsınız. En iyisi siz istifa edin ve avukat olun.”
İstifa eden kaymakam, gerçekten de Fransa’nın en meşhur avukatlarından bir olmuş. Maalesef bu tarihi olay, Türkiye’de iki yıldır yüzlerce örneğiyle cereyan etmektedir. Eğer 10 milyonluk bir şehrin namusunu, suyunu, ormanını ve en önemlisi de parasını koruyorsanız, hele kumar oynamayıp, içki içmiyor, kadınlarla birlikte olup devletin imkânlarını da yemiyorsanız; en kötüsü de kime karşı olursa olsun, hakkı ve hakikatı haykırıyorsanız; artık bu ülkede belediye başkanı, profesör ve hatta avukat da olamazsınız. Sizin yeriniz, olsa olsa ceza evidir[13].
III- Hürriyet-i Vicdan, Demokrasi, Muhalefet Ve Rejim Münasebetleri

1) Son yılların Türkiye’sinde ve baskıcı idarelerin hakim olduğu devletlerde, vicdan ve fikir hürriyetini durdurmanın metodlarından biri, farklı fikir beyan edenleri rejime muhalif olmak ve rejim düşmanlığıyla itham etmektir. Halbuki devletine ve milletine bağlı olduğu aşikâr olan dindar insanların, rejimi reddetmek vazifeleri değildir ve buna kuvvetleri de yoktur. Ancak her Türk vatandaşı, devletine, cumhuriyete, demokrasiye ve vatanın bütünlüğüne sadık kalmakla beraber, belli bir grubun bu değerleri anlayış ve uygulayış tarzı oan rejimi kabul etme mecburiyetleri yoktur, o anlayışa göre hayatlarını tanzim etme zorunlulukları da bulunmamaktadır. Eğer siz, cumhuriyetçi ve demokrat olmayı, içki içmek, aileyle balolara katılmak ve batı müziği dinlemek olarak yorumlarsanız, bu sizin fikrinizdir; sizin fikrinizi kabul etmeyen ve istemeyen, tam tersine cumhuriyeti halkın ve milletin idaresi olarak görüp milletin manevi değerlerine inanarak içki içmeyen ve baloya gelmeyenleri, cumhuriyet düşmanı ilan edemezsiniz.

 Rejim, hükümet etme tarzıdır; cumhuriyetin ve demokrasinin kendisi değildir. Ayrıca hükümet tarzını red başkadır, kabul etmemek başkadır, o tarz ile amel etmemek daha başkadır. Hazret-i Ömer”in (r.a.) idaresi altında, onun tatbik ettiği şer’î adalet ve hukuku reddetmeyen ve ilişmeyen Yahudilere ve Hristiyanlara onalr da ilişmiyordular. Demek, kabul etmemek, tasdik etmemek, idarece bir kabahat, bir suç teşkil etmiyor ki, o çeşit muhalifler ve münkirler, en kuvvetli padişahların idaresi ve siyaseti altında dahi bulunmuşlar. Tarih bunun örnekleriyle doludur. O halde en müthiş bir muhalif, rejim müessesesini tel”in de etse, bilfiil idareye ilişmese, onun mefkûresine kanunen ilişilmez. Hürriyet-i vicdan ve hürriyet-i fikir, onları suçsuz kabul eder.
 Mesela 1920’de açılan Büyük Millet Meclisi, 1921’de kabul ettiği Anayasa ile şer’î hükümleri uygulayan ve onu esas kabul eden dindar bir cumhuriyeti kabul etmişlerdir. 1937’lerde bu idare tarzı ve anlayış şekli, laik Cumhuriyetten yana değiştirilmiştir. Önemli olan cumhuriyete, demokrasiye, vatana ve millete taraftar olmaktır. Laik idare tarzını bir insan kabul etmeyebilir. Ancak Anayasanın 1,2,3 ve 4. maddeleri durduğu müddetçe fiilen karşı çıkamaz[14].
 Kısaca Hükûmet ele bakar, kalbe bakmaz ve herbir hükûmette şiddetli muhalifler bulunur. Elbette adliye kanunu ile bunları mes”ul edemezsiniz. Tekrar ediyoruz: “Bir şeyi reddetmek ayrıdır, kalben kabul etmemek ayrıdır ve amel etmemek bütün bütün ayrıdır. Ehl-i hükûmet ele bakar, kalbe bakmaz. İdare ve âsâyişe ilişmeyen şiddetli muhalifler, her hükûmette bulunur”.
2) Maalesef, laikliğin yanlış ve çifte standartlı tefsiri de, Türkiye’de hürriyet-i vicdanı zedeleyen önemli problemlerin başında gelmektedir. Hele son iki yıl içinde, bu çifte standartlılık ayyuka çıkmıştır ve 1950 öncesi Türkiyesini aratmayacak kadar perişan bir hale gelmiştir. Halbuki lâik mânâsı, bîtaraf yani tarafsız kalmak, yani hürriyet-i vicdan düsturuyla, dinsizlere ve sefahetçilere ilişmediği gibi dindarlara ve takvâcılara da ilişmez bir hükûmet olmak gerekir. Allah korusun, eğer laiklik dinsizlik hesabına imanına ve âhiretine çalışanları mes”ul edecek kanunları yapan ve kabul eden bir dehşetli şekle girmişse, bunu açıkça ifade edelim ki, bu şüheda kanlarıyla sulanan bu vatanda yaşayan insanların kahir ekseriyeti böyle bir laikliği kabul etmez.
 Mesela, Kur”ân aleyhinde yazılan Doktor Duzi”nin, Tarık Dursun’un ve sair zındıkların o zararlı eserlerini okuyanlar, yayanlar ve basanların hali, fikir hürriyeti ve bilim hürriyeti düsturuyla bir suç sayılmadığından dokunmayınız. Kur’an’ı ve İslamı öğreten ve öğrenmeye gayet muhtaç ve müştak olanlara güneş gibi bildiren müesseseleri kapatmaya çalışınız veya buna vesile olan kitapları suç aletiymiş gibi kabul ediniz. Buna laiklik diyemezsiniz. Bunun adı olsa olsa, din ve vicdan hürriyetinin prangası olur.
 Tamamen milletinden aldığı destekle, bu milletin dininden ve tarihinden kendine miras kalan manevi değerleri ve milli ahlakı, yeni nesle anlatmaya çalışan vakıf ve dernekleri irtica yuvası ilan edin ve suç örgütleri gibi takip ettirin. Öteki tarafda yurt dışında çok önemli vatan hainleriyle irtibat halinde bulunan ve sadece adına çağdaş veya kemalist ünvanını ekleyen vakıf ve derneklere devletin imkânlarıyla sahip çıkın. Bunun adına fikir ve vicdan hürriyeti denmez ve hele laiklik hiç söylenemez. Buna dair müşahhas misallerimiz var ise de, fincancı katırlarını ürkütmemek için ayrıntıya girmek istemiyoruz.
 3) Fikir ve söz hürriyetini önce millete ve fertlere vereceksiniz, sonra da onları fikirlerinden dolayı yargılayacaksınız. Acaba bu fikir hürriyeti midir yoksa biçare milleti ateşe atmak için bir plân mıdır? Bir İslam âliminin konuyla ilgili haykırışını aynen aktarmak istiyoruz:
“Madem, hükûmet-i cumhuriye, cumhuriyetteki hürriyet-i vicdan düsturuyla, dinsizlere ve sefahetçilere ilişmiyor. Elbette, dindarlara ve takvâcılara da ilişmemek gerektir. Ve madem dinsiz bir millet yaşamaz ve Asya din noktasında Avrupa”ya benzemez ve İslâmiyet, hayat-ı şahsiye ve uhreviye cihetinde Hıristiyanlığa uymaz ve dinsiz bir Müslüman başka dinsizler gibi olmaz. Ve bu bin seneden beri dünyayı diyanetiyle ışıklandıran ve bütün dünyanın tehacümatına karşı salâbet-i diniyesini kahramanâne müdafaa eden bu vatandaki milletin bir ihtiyac-ı fıtrîsi hükmüne geçen diyanet, salâhat ve bilhassa iman hakikatlerinin öğrenmesi yerlerine hiçbir terakkiyat, hiçbir medeniyet tutamaz. Ve o ihtiyacı onlara unutturamaz”[15].
 Lailklik prensibi, Anayasaya girişinden 1970”li yıllara kadar, Menderes”in bazı hakperest tutumları dışında din düşmanlığı olarak yorumlanmış ve öyle uygulana gelmiştir. Yalnız bu din düşmanlığı, umumi değildir; belki sadece İslâm düşmanlığı manasınadır. Zira diğer din mensuplarına ve hatta Yehova şahitlerine bile tam anlamıyla bir din hürriyeti tanınırken, müslümanın namazını kılması ve Kur”ân”ın emrine uyarak hanımının başını örtmesi hem adlî ve hem de idarî ve siyasî bir suç sayılmıştır. Tamamen bir Kur”ân tefsiri olan Risâle-i Nur hakkında, bine yakın berâat kararı verildiği ve mesele kaziye-i muhkeme haline geldiği halde, yakın zamanlara kadar takibâtı devam etmiş; Kur”ân okutuyor diye bazı insanların kara tehlike olarak görülmesi ve İmam-Hatip mezunu olduğu için çok kimselerin terfi ettirilmemesi ve tezkiyelerinin bozulması, dediklerimizin en bâriz misallerindendir. Türkiye”de laiklik perdesi altına saklanan ancak aslı hristiyan veya yahudi olan bazı gericiler, devletin resmî kurumlarını kullanarak İslâm düşmanlığı yapmışlar ve Allah”a ve Peygamberine hakareti çağdaşlığın gereği gibi göstermişlerken; bazı vatanperverlerin ve müslüman mütefekkirlerin İslâm”ı anlatması ise, belli tabuların ve korkulukların karşısına dikilmek olarak takdim edilmiştir. Demokrasi halkın idaresi demektir. Halkı câhil oy kitlesi diye vasıflandıran naylon demokrasi zihniyetinin, sadece Türkiye”de değil bütün dünyada sonu gelmiştir. Bunun böyle bilinmesi gerekir[16].
 Kısaca, fikir ve vicdan hürriyeti, insanların tasavvur olunabilecek hak ve hürriyetlerinin en değerlisi ve tabi’î olanıdır. En güzel olanı da, temiz yürekli mert insanların, bütün tarih boyunca, diktatörlere ve baskı rejimlerine karşı giriştiği mücadelenin devam etmesidir ve edecektir ve muhakkak bir gün gelecek, insanlık zulümden ve baskıdan kurtulacaktır[17].
 Burada memleketin yetiştirdiği büyük hukukçulardan birinin tesbitleri son cümlemiz olsun istiyoruz:
“Bir memleket âlimlerinin şahsî menfaatlerini önde tutarak veya bir tazyik karşısında ezeli prensipleri tahrif etmeleri, sosyal felâketlerin başta gelen sebebidir.
 Hüküm sürenlerin, âlimleri işlerine gelen fetvaları vermeğe zorlamaları, İslam Devletlerini zayıf düşürdü (İmam-ı A’zam gibi yüksek fazilet sahibi, fikirleri bugün dahi itibarda bir âlim, kanaati yüzünden hapishanede, kırbaç altında can verdiği menkuldür). Garb, Rönesans ile Kur’an hükümlerine uygun olarak fikir hürriyetini kabul ettikden sonradır ki, sür’atle terakkî adımları atmaya başladı. Kur’an, ezelî prensipleri şahsî menfaatleri için tahrif edenlere büyük azap va’d eder”[18].
[1] Bkz. Mustafa Sabri, Yeni İslam Müctehidlerinin Kıymet-i İlmiyesi, İstnabul 1335, sh. 86 vd.
[2] Ebüssuud, Vakf-i Menkul, Bağdatlı Vehbi, 477/2, Yeni Cami, No: 676, Vrk: 156-165; İmam Birgivi”nin Risalelerini toplayan bir mecmuada yanlış olarak İmam Birgivi”ye ait bir Risale şeklinde ve imla hatalarıyla dolu bir tarzda neşredilmiştir. Birgivi, Resâil, Taşbasma, Tarihsiz, sh. 162-181
[3] Birgivi, Resâil, sh. 182-218; Esat Efendi, No: 1581, Vrk: 2I/B-249/B
[4] Akgündüz, Ahmed, Osmanlı Kanunnameleri, c. VII, sh. 83
[5] Zeydan, Abdulkerim, Akâm’uz- Zimmiyyîn, Bağdat 1963, 10 vd.
[6] Kur’an, Feth, Ayet, 6.
[7] Zeydan, 25 vd.
[8] Kur’an, Bakara, 256; Zeydan, 95 vd.
[9] Zeydan, 99-102.
[10] 1876 tarihli Kanun-› Esâsî, Düs. I. Ter. 74-6; BOA, YEE, 14-1540, sh. 20 vd.; Okandan, Recai Galip Âmme Hukukumuzun Anahatlar›, ‹stanbul I977, c. 1, sh. 167 vd.
[11] Başgil, Ali Fuad, Demokrasi Yolunda, İstanbul 1961, sh. 50-60
[12] Başgil, Ali Fuad, Demokrasi Yolunda, İstanbul 1961, sh. 60 vd.
[13] Başgil, Ali Fuad, Demokrasi Yolunda, İstanbul 1961, sh. 65
[14] Krş. Bediüzzaman, Risale-i Nur Külliyatı, 14. Şua
[15] Bediüzzaman, Risale-i Nur Külliyatı, 14. Şua, 1026-28
[16] Allah rahmet eylesin, 163. Maddeyi kaldırmaya vesile olan Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın ne kadar derin düşündüğü ve şer odaklarını bu maddeyi kaldırarak nasıl susturduğu, 1997 yılının yaz aylarında daha da belli oluyor ve insanlar onun bu ileri hürriyet düşüncesini yeni yeni takdir ediyorlar. Tarihden ders almayanların kulakları çınlasın.
[17] Bkz. Frederic A. Ogg/P. Orman Ray, Introduction to American Goverment, New York 1945, sh. 142-143; Başgil, Ali Fuad, Demokrasi Yolunda, İstanbul 1961, sh. 68.
[18] Belgesay, Mustafa Re_it, Kur’an Hükümleri ve Modern Hukuk, sh. 18 vd.
Bunu Paylaş

Yorumlar kapatıldı.