Osmanlı Padişahlarının Hakkında Bir İslam Hukukçusunun Yerinde Tesbitleri

Bunu Paylaş
Prof. Dr. Ahmed Akgündüz
I-Osmanlı Padişahları Ve Tahsisat Kablinden Vakıflar Münakaşası
Bilen bilmeyen herkes, Osmanlı padişahları ve onların tasarrufları hakkında konuşmaktadırlar. Halbuki inceleyenler çok iyi öğrenmişlerdir ve inceleyecek olanlar da çok iyi öğreneceklerdir ki, Osmanlı padişahları, bırakınız, bütün İslam hukukçularının ittifak ettiği şer‘î bir meselede, ihtilaflı olan içtihâdî bir meselede dahi İslam hukukçularından fetva ve müsâ‘ade almadan hiç bir tasarruf yapmamaya gayret göstermişlerdir. Şahsî hayatlarındaki bazı günahları ile, İslama ve onun hükümlerine karşı olan onların samimiyetlerini birbirine karıştırmamak icab etmektedir. Herhalde Osmanlı padişahlarının masum olduklarını iddia eden kimse yoktur. Şimdi ihtilaflı olan bir şer‘î meseleyi önce özetleyecek, sonra da Osmanlı padişahlarının bu mesele karşısındaki tutumları hakkında, Mısırlı büyük Hanefi Hukukçusu ve Mecelle”nin kaynaklarından olan El-Eşbâh Ven-Nezâir”in şerhini yazan Hamevî”nin beyânlarını aktaracağız.
 Osmanlı padişahları, hastahaneler, mescitler, köprüler, âlimler, kadılar ve benzeri kamu yararı bulunan âmme hizmetlerini İslam hukukuçularından aldıkları fetvalara dayanarak, devlete ait bir kısım gelirleri bu tip hayır cihetlerine vakıf adıyla tahsis ederek yürütmüşlerdir. İslam hukukuna göre haracî arazi denen bir arazi çeşidinin gelirleri, beyt”ül-mal”il-harâc adıyla anılan bütçe faslında toplanır. Bu fonda toplanan gelirler, biraz önce saydığımız kamu hizmetlerine harcanır. Ancak eğitim hizmetleri, sağlık hizmetleri ve sosyal hizmetler gibi hayır cihetlerinden olan bu kamu hizmetlerine, İslamın emrine rağmen iktidardaki idareciler tarafından söz konusu gelirler harcanmazsa veya suiistimal edilirse, bu hizmetler nasıl yürüyecektir? İşte bu sorunun cevabı, Eyyubilerin değerli devlet adamlarından Nureddin Eş-Şehid ve Selahaddin Eyyûbî tarafından, İslam hukukçularına da­yanılarak bulunmuştur. Buna göre, haracî arazi denen arazi çeşitlerinin devlet hazinesine ait olan gelirleri, daha sonraki iktidarlar tarafından maksadından saptırılmaması için, devletin devam ve bekâsının sebebi olan hastahane, medrese ve benzeri hayır hizmetlerine, vakıf adıyla tahsis edilebilecektir. Sadece devlet reisinin veya onun izniyle diğer yetkililerin yapabileceği bu vakıf tahsisler sayesinde, mezkûr kamu hizmetleri, kesilmeden ve iktidar değişikliklerinden etkilenmeden devam edecektir[1].
İşte Osmanlı padişahları da, özellikle yeni fethedilen arazileri mîrî arazi ilan etmişlerdir. Mîrî arazi bir manada, mahiyet itibariyle haracî arazi demektir. Bu arazilerden devlete ait olan gelirleri, tahsisat kabilinden vakıflar adıyla hayır hizmetlerine tahsis etmişlerdir. Dünyanın ilk üniversitelerinden olan Fâtih Ünivesitesi”nin gelir kaynakları bu çeşit vakıflar olduğu gibi, Muhteşem Kanûnî”nin Süleymaniye Üniversitesi”nin gelirlerinin çoğu da bu çeşit vakıflardır.
II-Hamevi”nin Osmanlı Padişahları İle Alakalı Önemli Tesbiti
 Zenbilli Ali Efendi başta olmak üzere, bazı İslam hu­kukçuları bu çeşit vakıfların meşrûiyet dayanağı hakkında tartışmalar yapmaya başlayınca, bunlara Büyük Hanefi Hukukçusu Seyyid Ahmed Hamevî de katılmıştır. II. Selim devrinde Mısır”da yaşayan bu âlimin, Osmanlı padişahlarının önemli tasarruflarından olan bu vakıflar hakkında yazmış olduğu “El-Es’ilet”ül-Hanefiyye Bil-Ecvibet”il-Hameviyye”[2] adlı eserinde bakınız neler diyor:
 “Şafiî hukukçusu İbn-i Ebi Asrûn, tahsisat kabilinden vakıflara fetva vermiştir. Buna zamanındaki Malikî, Hanbelî ve Hanefî hukukçuları da muvafakat etmiştir. Bunun üzerine Eyyubî devlet adamı Nureddin Eş-Şehîd, beytülmala ait araziden bir çoğunu, Şam”da hayır cihetlerine vakıf yoluyla tahsis etmiştir. Selahaddin Eyyubî de, Kudüs, Şam ve Mısır”da bu tür çok vakıflar yapmışlardır. Bunlara daha sonra gelen Türk ve Çerkez Sultanları tabi olmuşlardır. Nihâyet saltanat ve devlet, ZAMANIN EN ÂDİL HÜKÜMDARLARI OLAN OSMANLI PADİŞAHLARINA geçmiştir. OSMANLI PADİŞAHLARI, EHL-İ KEŞİF VE İRFANIN KİTAPLARINDA SAHABEDEN SONRA EN ÂDİL HÜKÜMLARDARLAR olarak vasıflandırılmışlardır.
 Daha sonra Sultanımızın dedesi Yavuz Selim, Mısır”ı fethetmiş ve Hz. Yusuf”un koltuğuna oturmuştur. Beytülmallara ve gelir durumlarına nazar eylemiş ve beytülmala ait gelirlerin üçte ikisinin cami, medrese ve tekye gibi hayır cihetlerine yukarda bahsedilen yolla vakfe­dildiğini görmüştür. Devlet hazinesine üçte biri kalmış durumdadır. Bazı vezirleri, hazineye ait malların üçte bi­rinin hayır cihetlerine vakıf olmasını çok görmüş ve bir kısım İslam hukukçularının görüşleri istikâmetinde bunların iptal edilmesi fikrini ileri sürmüşlerdir. Böyle bir teklifi reddetmekle kalmayan Yavuz Sultan Selim, onları ayıpladığı gibi görevlerinden de uzaklaştırmış ve şu tarihî cevabını yapıştırmıştır: “Bunlar, bizden öncekilerin yaptıkları hayrattır. Bizden öncekilerin hayratını azaltmak değil, çoğaltmak bize yakışır”[3].
[1] Akgündüz, Ahmet, Vakıf Müessesi, 438 vd.
[2] Tek nüshası, Süleymaniye Kütüphanesi, Esad Efendi, No: 1152, Vrk. 129/a-131/b.
[3] Süleymaniye, Esad Efendi, No: 1152, Vrk. 131/a.
Bunu Paylaş

Yorumlar kapatıldı.