Muallim Cevdet

Bunu Paylaş
SUSUZ ÇEŞMELERİ GÖZYAŞIYLA AKI TAN BÜYÜK BİLGİN
MUALLİM CEVDET
                                      Dursun Gürlek
 1950”li yıllarda yayın hayatını sürdüren sevimli bir dergi vardı. Osman Nebioğlu tarafından çıkartılan ””Bütün Türkiye””, o zamanlar bütün Türkiye”de yayınlanan gazetelerden seçme yazılan iktibas ediyor, yeni bir dizaynla okuyucularına sunuyordu. Tabii ki bu seçme ya­zılan, günü birlik siyası konular değil, genel­likle tarihi ve edebi yönleri ağır basan kültürel ürün­ler oluşturuyordu.Bu günlerde elli yıllık Bütün Türkiye”yi karış­tırırken, aradan geçen bu kadar uzun süreye rağmen zevkle okunan ve istifade edilen yazılarla karşılaştım. Prof. Dr. Bedii Şeh­suvaroğlu”nun ””Büyük Türk Alimi Fa­rabi”” yazısına, Hasan Ali Ediz”in ””Divan-i Lügati-t Türk”” isimli araştırma­sına, Ord. Prof. Dr. Süheyl Ün­ver”in ””Bestekar İsmail Fenni””adını taşıyan nefis makalesine,Mustafa Yücel”in ””Türk gitti, Be­reket Bitti”” ünvanlı enteresan tesbitlerine ve daha nice örnek kalem ürünlerine bu sa­rarmış sayfaların arasında rastladım.
 Sebilürreşad mektebi
Tabii şurası da bir­ gerçektir ­ki, o zamanki günlük gazete­ler böyle edebi ve kültürel ya­zılara bol bol yer veriyorlar, kalıcı olmanın sırlarını az çok yakalıyorlardı. Ben eminim ki bugün böyle bir dergi çıksa ve günlük gazetelerde yayımlanan sanat ve edebiyat değeri taşıyan yazıları seçme girişiminde bulunsa yeterli malzemeyle karşılaşamayacak ve sayfaları boş kalacaktır. Ne ya­zık ki bugün gazeteler siyasetin ve ak­tüalitenin dışında yazılara çok az yer veriyorlar; her gün aynı konuları işleye işleye kalemleri aşınan köşe yazarları tarihi ve edebi mevzulara, kültürel konulara iltifat etmi­yorlar.Hemen belirtelim ki, gelecek nesilleri etkileyecek, kütüphaneleri zenginleştirecek,asıl malzeme sanat,edebiyat ve kültürdür. Eskiden bir çok gazete ve dergi birer mektep, birer akademiydi. Servet-i Fünun ekolünden tut, Sırat-ı Müstakîm ve Sebı­lürreşad mektebine varıncaya kadar ni­ce yayın organı bir çok okuyucu için ca­zibe merkezi olmuş, onların kültür dün­yalarını hayli zenginleştirmişti. ””Türk Yurdu”” mecmuasının eski sayılarını ka­rıştırırsanız bu ülkeyi gerçek anlamda Türk yurdu haline getiren nice değerli kalem erbabıyla karşılaşırsınız. Fikir ale­minde dalgalanmalara sebep olan, dini ve milli heyecanlan kamçılayan, mane­vi duyguların daha fazla kökleşmesini sağlayan yazarları ve yayınları hatırla­maz, onlara karşı şükran duygularımızı dile getirmezsek vefasızlık etmiş, hakna­şinaslıkta bulunmuş oluruz.
 Açık hava dersleri
Kültür abidelerine duyduğu hayran­lıktan, kalem erbabına gösterdiği saygı­dan ve vefadan dolayı kendisi de abide­leşen Muallim Cevdet yakın tarihimizin son derece ilgi çeken şahsiyetlerinden­dir. Onun çok yönlü kişiliğini oluşturan unsurlarından biri, hatta başta geleni, dünkü medeniyetimizden günümüze intikal eden eserlere karşı duyduğu hay­ranlıktı. Selatin camilerinden birinin av­lusunda abdest almak, tarihi mezarlıkla­rın arasında gezmek, yazma bir esrin aherli sayfalannı çevirmek, köşe başın­daki Osmanlı çeşmesinin kitabesini okumak, ecdadın hayvanlara bile teşmil edilen şefkat duygusunun canlı şahitleri olan kuş evlerini seyr u temaşa etmek,öğrencilerini, tarihi mekanların cazibe­siyle tanıştırmak merhumun en büyük zevkiydi. Muallim Cevdet ecdad yadigarı bir eserin yıkıldığını, içinde nice hatı­ralar barındıran bir konağın yakıldığın, su medeniyetinin şaheser örnekleri olan İstanbul çeşmelerine hor bakıldığını, yazma eserlerin, berat ve fermanların iz­be mahzenlere tıkıldığını görünce göç yaşlarına mani olamaz, hüngür hüngür ağlamaktan kendini alamazdı.
Moğol zulmü
İslam alemine musallat olan umumi belaların en büyüklerinden biri de -ta­rihçilerin ittifakıyla­ -Moğol istilasıdır. Çe­kirge sürüleri gibi İslam beldelerine üşü­şen Moğollar”ın icra ettiği mezalimi tarihler anlata anlata bitiremiyorlar. Başta Basra ve Bağdat şehirleri olmak üzere, İslam beldelerini yağma eden Moğol as­kerleri taş üstünde taş, gövde üstünde baş bırakmadılar. Dicle ve Fırat nehirle­ri günlerce kan ve mürekkep aktı. Müs­lüman ahaliden katledilenler şehadet şerbetini içerken, yakılıp yıkılan kütüp­hanelerin enkazıyla muhteşem bir mede­niyet acı bir şekilde noktalandı.Kağıda, kitaba, kitabeye, yazıya, kıy­metli evraka, anıt eserlere yönelik katli­am hareketi Moğol vahşetiyle son bul­madı. Aradan yüz yıllar geçtikten sonra başka bir Cengiz fırtınası da ülkemizde estirildi. Altı yüz yıllık asırların bakiye­si olan eserler; çeşmeler, camiler, hanlar,hamamlar, tahrip edildi. Hat sanatının şaheser örnekleri olan kitabeler bir ge­cede yerlerinden söküldü, nice göz yaşlan döküldü. Eski kitaplar yakıldı, yazma eserler toprağın derinliklerine gömüldü.Asıl facia 1931 yılında ortaya çıktı. ””Cahil bir komisyon ve gafil bir defter­dar””ın ön ayak olmasıyla Osmanlı arşiv belgelerinin Bulgarlar”a satılmasırıa ka­rar verildi. Bu menhus plan derhal uy­gulamaya koyuldu. Aynı yılın mayıs ayında İstanbul Defterdarlığı Maliye Ev­rak Hazinesi”ndeki tarihi evrakı hamallar balyalar haline getirdiler. İşte bu balya­lar arabalarla Sirkeci”ye kadar götürüle­cek, orada trene yüklenerek Bulgaris­tan”a sevk edilecekti. Nitekim öyle de yapıldı. Tam İki yüz balya tutan Osman­lı arşiv belgeleri okkası on kuruş, on pa­radan Bulgarlar”a satıldı. Tam iki yıl son­ra Muallim Cevdet”in hükümet nezdin­de gösterdiği üstün gayretle kısmi bir netice alındı. Bulgarlar kendilerinden is­tenen bu İki yüz balyadan ancak elli bir çuvalını gönderdiler. Tabii ki onlar da cürufdan ibaretti.Bu vahim olayı İstanbul belediye mektupçusu Osman Nuri Ergin”in oda­sında öğrenen ve adeta şok olan Mual­lim Cevdet Bey derhal harekete geçti. O sırada başbakan olan İsmet Paşa ”ya uzunca bir mektup yazarak olaya el koymasını rica etti. İşte bu teşebbüsten sonra hükümet gerekli girişirnlerde bu­Iundu. Ve yukarda da belirttiğirniz gibi Bulgarlara satılan arşiv belgelerinin hiç değilse bir bölümü tekrar elirnize geçti.Osman Nuri Ergin tarafından kaleme alınan ve İsmet Paşa ”ya yazılan mektu­bun da içinde bulunduğu 748 sayfalık şaheserin bir sayfasında Muallim Cevdet şu satırlarla anlatılıyor:””Cevdet”i bu felaketten ve cirıayetten haberdar ettim. İhtimal vermedi ve inanmadı. Gazeteyi ve oradaki resimle­ri gösterdim. Bu defa da yerinde otura­madı. Yıldırımla vurulmuşa döndü. Bir müddet hüngür hüngür ağlamaya baş­ladı. Azıcık yatışınca biraz daha izahat istedi, verdim. Derhal yerinden kalktı. Sultanahmet meydanına doğnı gitti. Ya­rım saat sonra elinde bir kucak vesika olduğu halde geldi. Ve bunları beşer ku­ruşa çocukların elinden aldım, tarihi ev­rak bu hale getirilir mi, dedi. Hala ağlı­yordu. Kendisini teskin ve teselli etme­ye çalıştın1, ne mümkün!…””Muallirn Cevdet”in bütün dünyası öğ­rencilerinden ve kitaplarından ibaretti. Ömrünü dershane ile kütüphane arasın­da geçiren merhum, talebelerini sık sık kırlara götürüyor, İstanbu1”un tarihi me­kanlarını gezdiriyor, açık hava dersleri yapıyordu. Osmanlı başkenti işgal altında bulunduğu yıllarda bile görevini aksat­mıyor, öğrencilerine tarih şuurunu aşıla­maya, onların Osmanlı eserleriyle ülfet ve ünsiyet tazelemelerine gayret ediyor­du. Bu geziler bazen de maceraya dönü­şüyor, başlarına gelmedik kalmıyordu. Topkapı surlarının Haliç”e doğru uzanan kısmında bulunan Anemas zindanlarını gezerken karşılaştıkları enteresan olayları öğrenmek istiyorsanız, Malik Akse1”in ””İs­tanbu1”un Ortası””nı okumanız gerekiyor.
İliım irfan pınarları
Hazret, Türk kültürüne hizrnet eden ta­rihi şahsiyetleri çok seviyordu. Dolayısıy­la kendilerinden istifade ettiği kalem er­babını her zaman ve her yerde hayırla, minnetle anıyordu. Özellik1e Ali Emiri Efendi”ye büyük bir hayranlık duyuyor, on beş bin cilt tutan değerli eserlerini ba­ğışlayarak ””Mi11et Kütüphanesi””rıi kuran bu zata son derece saygı duyuyordu.
 Merhum diyor ki:
 ””Ben bizzat Ahmet Cevdet Bey”in öz mahsulüyüm. O berıi yakın zamana ka­dar tanımazdı. Fakat ben onu hayatımım on dördüncü senesinden beri tanırım. Onun gazetesinden aralıksız otuz beş se­ne feyiz aldım. Bu kadar mektep gördüm, bu kadar muharrir okudum. Hiç kimse, hiç bir muallirn berıirrı fıkrimi şu zatlar kadar açmadı:Şemsettin Sami: Kamusü”1­ Alam”ı saye­sinde yüzlerce Türk ve Müslüman meş­huru tanıdım.Ahmet Mid1at Efendi: Kırk Ambar ve Dağarcık mecmualarıyla, Beşair, Müda­faa ve Niza-i İlm ü Din gibi eserleriyle yüzlerce hakikati öğrenmeme sebep oldu. Hocalarımızın hiç biri bunların onda birirıi öğretmediler.
 O bir hazerfendi
Dr.Süheyl Ünver:Bu zat öyle bir çığır açtı ki Türk ulemasının hiç biri onun kadar başarılı olamadı. Süheyl Bey İstanbul”da ne kadar cami, kitabe, nakış, yazı, sütun, çeşme, mektep, der­gah, irnarethane, kabristan, servi, çi­çek, ağaç gibi nefis eserler varsa bü­yük bölümünün resimlerini çizdi, fo­toğraflanı çekti. Aşkın bu derecesini ben hiç görmedirn. Her hangi bir ca­miyi, zaviyeyi, çeşmeyi sorunuz; eliyle yaptığı, on, yirmi, elli çeşit resirn, kro­ki, fotoğraf, vesika çıkartırdı. ””Kırkam­bar”” adını verdiği kırk, elli adet resim­li defteri var. Bunların her biri İstan­bul”un bir nevi tabu sicilidir. Her önern1i hadise bir veya bir kaç vesika ile tesbit edilmiştir. Nereleri gezdiyse oraların defterlerine hazırlamıştır. İznik defteri, Bursa defteri gibi… Ben bu ha­rika zekaya hayrarum. Taşıdığı yüksek duygularla, dini şefkat ve kadirşinaslık hisleriyle de benzeri yoktur. Şahsıma karşı pek lütufkardır.İsterirn ki bütün defterlerim, el yazı­lanın, mektupların, hatıraların, vesi­kalarım, tarihi meskukat ve mühürle­rim mutlaka bu zatın elinden geçsin. Çünkü bunları onun kadar takdir ede­cek başka kimseyi tanımıyorum. Pa­ris”te bulunduğu zaman Milli Kütüpha­ne”de okumadığı Türk Tarihi ve eşe­lemediği seyahetname koleksiyonu kalmamış gibidir. Mimar Sinan”ın eser­leriyle Eski saray hakkında hazırladığı malzeme eğer biterse Doktor Süheyl sadece bu devrin değil, bir çok devir­lerin Evliya Çelebi”si olacaktır. Benim nazarımda bu devrin Evliya Çelebi”si zaten odur. Fazla olarak kendisi res­sam ve müzehhiptir. Dindar olduğu kadar da tarih aşıkı olan bu mücevher zeka metrukatıma vasi olmalı, onları muhafaza etmelidir
Şefkat abidesi
Tahir Bey merhuma gelince, onun yazdığı ””Osmanlı Müellifleri ”” elde o1­madığı sürece Türk tarihini, Türk coğ­rafyasını , hukuk, tıp ve askerlik konu­lanını hakkıyla öğrenmek mümkün de­ğildir. Katip Çelebi”rıin ””Keşfü”z Zünun”” adındaki şaheserinden ancak Arapça bi­lenler istifade edebilirler. Osmanlı Mü­ellifleri”nden ise, Arapça bilmeyen her Türk yararlanabilir.Beyazıt Kütüphanesi”nin müdürü He­lekhaslet, yüksek üstad İsmail Saib Efendi hazredlerinin ellerinden öperim. Beni hayır dua ile, yad etsinler!””Muallim Cevdet son derece merha­metli, şefktli ve vefalı bir insandı. Sa­katların, kimsesizlerin, yardımına koş­maktan büyük bir haz duyuyordu. Bal­kan harbinden sonra İstanbu1”a gelen malul askerlerden bazılarıyla yakından ilgilenmişti. Bunlardan biri her sabah Beyazıt”taki aşçı Arnavud”un lokantasına geliyor, parası Cevdet tarafından dü­zenli bir şekilde verilen çorbasın içiyor­du.Dostlarını -nerede olurlarsa olsunlar­- mutlaka ziyaret ediyor, hallerini hatırla­nnı soruyordu. Yüksek Öğretmen Oku­lu”nda birlikte çalıştığı Ali Nusret Bey adında çok değerli bir arkadaşı vardı. Amansız bir hastalığa yakalanan bu aziz dostu evinden ve yatağından çıkamaz olmuştu. Muallim Cevdet Bakırköy”de oturan bu değerli arkadaşını her hafta ziyaret ediyordu. Vefat ettiği zaman her­kesten çok ağlamış, yıllarca matemini tutmuştu. Her ölüm yıldönümünde tek başına kabrini ziyarete gidiyor, ruhunu taziz ediyordu. Cevdet Bey , kendisi de ölüm hastalığına yakalanıncaya kadar bu ziyaretini sürdürmüştü. Bu vadide o kadar ileri gitmişti ki, aynı alakayı Ali Nusret Bey”in annesine de göstemiş, onun da cenazesinde bulunmuş, kabri­ni ziyarete devam etmişti.
 Akif in âhiret komşusu
Annesine son derece düşkün olan bu zat, validesinin uykusu kaçmasın, rahatsız olmasın diye her türlü külfete katlanıyor, bazen enteresan tedbirlere başvuruyordu: O yıllarda İstanbul”un her hangi bir semtinde yangın çıktığı zaman mahalle bekçileri akortsuz ve kerih sesleriyle avaz avaz bağırıyorlar­dı. Geceleri bozacılar, sabahleyin er­kenden salepçiler, simitçiler ve gazete­ciler kendilerine mahsus olan ses ton­larıyla bağıra bağıra mahalleleri dola­şıyorlardı. Bu güruh, annesinin evinin önüne geldiği zaman Cevdet, onların gürültüsüne engel olmak için türlü yöntemler icad ediyor; mesela kendi­lerine küçük ikramlarda bulunuyor, paralar veriyordu.
 Muallim Cevdet kitapların muhteva­sı kadar ciltleriyle de ilgileniyordu. Ço­cuklarının eğitimiyle olduğu kadar el­biseleriyle de meşgul olan bir baba gi­bi, o da güzel ciltli, temiz yapraklı ki­tapları eline alınca adeta kendinden geçiyordu. Bir cildin tamir için başka bir mücel1it tarafından kesildiğini ve berbat edildiğini görünce hem mücel­lite, hem de onu böyle acemi bir cilt­çiye veren adama kızıyordu. Tezhibi bozulan bir eserle karşılaşınca üzün­tüden ağlıyordu.
İşte bugün Edirnekapı Mezarlığı”nda -Mehmet Akifin hemen yanıbaşında mahşer sabahını bekleyen MuallimCevdet, Türk kültürünün yetiştirdiği böyle vefalı, böyle kadirşinas bir şahsi­yet ve tam anlamıyla ””ayaklı kütüpha­ne””ydi.
 Mual1im Cevdet tam bir kütüphane adamıydı. Evinde duyduğu huzurla, kütüphanede yaşadığı rahatlık arasın­da hiçbir fark yoktu. Müze kütüphane­sine devam ettiği bir sırada, kütüpha­necinin uzun süre gelmeyişinden do­layı çalışmaları sekteye uğramıştı. Bu­nun için çok üzüldüğünü arkadaşı Mustafa görünce Cevdet”i gizlice kü­tüphaneye çıkarmış, kapıyı üzerinden kilitlemişti. Muallim Cevdet de orada, kilidin arkasında unutulma tehlikesini göze alarak çalışmalarını sürdürmüştü.
 Mullim Cevdet”in kitap sevdası
Aşığın halinden aşık, gönül ehlinin durumundan gönül ehli anladığı gibi, kitap müptelalarının iptilasını da en iyi kitapçılar bilir. Öyleyse biz de meşhur sahhaflardan merhum Raif Yelkenci”nin kaleminden Muallim Cevdet”in bu cep­hesini gözler önüne sermeye çalışalım:
 “Senelerce vatanına, milletine çok büyük hizmetler etmiş olan merhum Mu­allim Cevdet”in i1rni, fazlı ve ahlakı hak­kındaki yazılan büyük bir salahiyet ve ihtisasla yazacak olan arkadaşlarına bı­rakarak mesleğim icabı yalnız kitap sev­gisinden ve ona olan aşkından birkaç hatıra nakledeceğim:
 Muallim Cevdet istirahat ve tatil za­manlarını mutlaka kitapçılarda geçirirdi. Merhumun nazarında paranın hiç bir değeri yoktu. Yalnız kitaba sahip olmak isterdi. Özellike son zamanlarda yazma kitaplara çok merak sarmıştı. “Muradna­me”” adında 829 tarihinde yazılmış ve İkinci Sultan Murad”a takdim edilmiş büyük boy gayet kıymetli bir eseri bana getirmişlerdi.
 Muallim Cevdet bu kitabı götürdü, haftalarca müraıaa etti. Bazı notlar aldı. Yalnız fiyatı yüksek olduğu için satın alamıyordu. Sahibi fiyatından bir ffiİktar tenzil ve bedelinin taksitle tediyesine muvafakat ederse alabileceğini söyledi. Fakat sahibi buna razı olmadı. O sırada kendileri gibi kitap meraklılarından biri olan Giresun Ziraat Bankası”nın Müdü­rü Fahri Bey, izinli olarak İstanbul”da bulunuyordu. Kitabı sahibinin istediği bedelle o aldı. Cevdet”in Fahri Bey”e karşı fevkalade hürmeti ve muhabbeti olduğu halde “Muradname””nin onun ta­rafından alınmasına çok kederlenmişti.
 Kitap taşıyan hamal
Nihayet bir gün “Raifciğim, Fahri Bey İstanbul”da olmasaydı herhalde bu kita­bı ben alabilirdim. Onun izinli olarak İs­tanbul” da bulunması bu kitabı almama engel oldu. Bu eserin bir parçasını Rus­ya”da görmüştüm. Bu kitap hakkında Fransızca bir eser yayımlamışlardı. Mü­ellifi bugüne kadar meçhuldü.
 Senin vasıtanla bu kitabı görmek, isti­fade etmek nasip oldu. Çok teşekkür ederim. Fakat sahip olamadığım için de çok yanarım”” dedi.
 Merhumun hafızası çok kuvvetliydi. Yirmi sene evvel gördüğü veya okudu­ğu kitabı hatırlardı.
Çarşıya geldiği zaman bir kaç kitapçı­yı mutlaka ziyaret eder, o günlerde ne gibi kitaplar aldıklarını sorardı. Kitapçı­lar da aldıklarını gösterirlerdi. Kendisin-­de bulunmayan bir kitap görecek olur­sa mutlaka elde etmek için çalışırdı. Ki­tapçılar kendisine büyük bir saygı gös­terirlerdi. Gayet terbiyeli ve vakur idi. Alış veriş konusunda kesinlikle pazarlık etmezdi.
 Kendisine lazım olan kitapları ayırır, bir hamal ile evine gönderilmesini ister, kitapçılar da bu arzusunu memnuniyet­le yerine getirirlerdi. Aldığı kitapların be­delini çok kere taksitle ödediğini esnaf bilmekle beraber bunu peşin para ile satmış gibi kabul ederlerdi. Çünkü ay başında eline para geçtiği zaman getirip çarşıdaki esnafa dağıtırdı. Şayet maaşını bir parça geç alacak olursa gelir, esnafa söyler; daha aylık almadım, ihtiyacınız olursa başka yerden bulup vereyim der­di. Nadir kitapları, özellikle Türk tarihi­ne ve edebiyatına taalluk eden yazma eserlerle ferman ve vakfıye gibi belgele­ri kütüphanesine mal etmek için her fe­dakarlığı göze alırdı. Kütüphanesinde meşhur hattatların el yazılarından ör­nekler bulundurmayı da isterdi. Başlıca emeli, kendi adına müstakil bir kütüp­hane oluşturup millete hediye etmekti.
 En büyük mutluluk
Bazen bir kitabı mütalaa için alır, hangi gün getirmesi gerektiğini önce­den sorar, üç veya beş gün içinde ge­tirmesi gerekliyse o süre içinde mut­laka getirirdi. Şayet bitirememişse tek­rar bir kaç gün daha kendisinde kal­masını rica ederdi. Kitap kendisini fazla ilgilendiricek olursa fiyatını so­rar, ””bende bulunması gerekir, yaza­cağım kitaplara kaynaklık edebilecek bir eserdir”” der ve satın alırdı.
Mesleğim dolayısıyla kitap meraklı­larının bazı özelliklerini bilirim:
 Pul ve saire koleksiyoncuları nadir bir parçayı ele geçirmek için ne derecece fedakarlıkta bulunurlarsa kitap meraklıları da öyledir. Rahmetli Ali Emiri ve Halis Efendilerle benzerleri, kendilerinde bulunmayan veya bu­lunsa bile onlardan daha sağlam bir nüshayı gördükleri zaman buna sahip olmak için hiç bir fedakarlıktan çe­kinmezlerdi.
 Cevdet merhumun da son zaman­larda en büyük zevki nadir kitapları elde etmekti.
 Kendisine defalarca “Rahatsızsınız, zaten göreviniz sizi çok yoruyor, dok­torlar da men ediyorlar, geceleri o1­sun okumayınız, istirahat ediniz”” tar­zındaki tavsiyelerime karşı:
-Raif, bu sözü başkası söyleseydi gücenirdim. Fakat beni en çok seven­lerden biri olduğunu bildiğim için söylüyorum. Sen benim doktorum­sun. Benim için istirahat, gıda ve sa­adet bunları görmek, okumak, hatta sabahlara kadar meşgul olmak ceevabını verirdi.
 Kargalar haber verdi
Yaz günleri daireden çıktığı zaman bir kaç saatini mutlaka kitapçı dükkanların­da, özellike benim dükkanımda geçirir ve kendisini görmek isteyenleri de bu­rada kabul ederdi. Kış günleri daireden çıktığı zaman yine çarşıya uğramadan evine gitmezdi.
 Bazı kitaplardan bir çok nüsha alır, ta­lebelerinden sevdiklerine hediye eder­di. Dükkanımda bulunduğu zaman ba­zı mektep talebelerinin cinai ve aşıkane romanlar sorup aradıklarını işitince “Siz hangi mektepte okuyorsunuz evlatla­rım?”” diye sorar. Aldığı cevap üzerine ””Çok güzel. Siz gençsiniz. Böyle kitapla­rı değil de, tarihi ve edebi eserleri ve bi­yografi kitaplarını okuyunuz, derslerini­ze yardımcı olur. Özellik1e şu türlü ki­tapları okumalısınız der ve bir çok eser ismi sayardı. Sonunda da ””Siz de arka­daşlarınıza mektepte bu gibi kitapları okumalarını tavsiye ediniz, bakınız size bir tane hediye edeyim”” der ve bir kitap isteyerek talebelere verirdi. İşte bu türlü münasebetlerle bir çok genci ilmi eser­ler okumaya teşvik etmişti.
 Bir kaç gün kendisine el yaz1Sı kitap göstermediğim zaman “Raifciğim, hayır­dır inşallah. Bu gece rüyamda sende çok kıymetli bir kitap gördüm. Yahut kargalar haber verdi. Sende güzel bir ki­tap varmış. Fakat kitabı Cevdetine gös­termek istemiyormuşsun ,, der ve türlü türlü latifelerde bulunurdu.
 Eli öpülen adam
 Bu latifelerden sonra kendisine göste­rilmesi lazım gelen kitapları çıkarır gös­terirdim. ””Ah benim doktorum! Kargalar bana hiç yalan söyler mi?”” derdi ve bir kaç saat onları gözden geçirirdi. Oku­mak için ayırdığı kitapları bir paket ya­pıp verirdim. Bunları götürür, bazılarını geri getirir ve kendisi için önemli olan­larını satın alırdı.
Türkiye”de, muhterem üstadımız, Ba­yezid Kütüphanesi Umumi Müdürü İs­mail Saib Efendi”den sonra kitaptan an­layan yegane şahsiyet, -kendi deyimiy­le­ biricik “kitap kurdu”” idi. Bir yazma kitabın baş tarafı veya son kısımları o1­madığı halde haftalarca çalışır, müellifıni bulmaya gayret ederdi. Büyük bir bölü­münde de başarılı olurdu. En güç yazı­lan kolayca okurdu.
İlim adamlarından vefat edenleri haf­talarca unutmaz, onlar için gözyaşı dö­ker ve dua ederdi.
 Müsteşriklerden bazılarının ölüm ha­berini işittiği zaman ağladığı çok vaki olmuştur.
 Merhum ağır başlı, haluk, ciddi ve va­kur bir zattı. Yolda giderken sağına so­luna bakmaksızın doğru yürür, kendisi­ni tanıyanlar selamladığı zaman büyük bir nezaketle mukabele ederdi.
 Umumi harpten sonra alay müftüleri­ni, tabur imamlarını tasfiye etmişlerdi. Bunlardan bir kısmını darülmualliminde (öğretmen okulunda) kursa çağırdılar. Ders verecek öğretmenlerin arasında merhum da bulunuyordu. Yaşlarına gö­re muamele ederek, hatırlarını kırmaya­rak onlan kendisine cezbetmişti. Bu yaşlı adamlar, çok defalar merhumu gördükleri zamanlar elini öpmek ister­lerdi, o da tevazu gösterirdi.
Şeyh Bedreddin ” in Menakıbı
 İlim sahasında kıskançlık yüzünden sayısı pek az bir kaç zattan başka ken­disini tanıyan bütün arkadaşlarını ve ilim adamlarını hürmetle anardı. Öteki­ler hakkında da fena bir şey söylediği vaki değildi.
 Eski Maarif Nazırı (Milli Eğitim Baka­nı) Şükrü Bey , maaşını yarıyarıya indir­diği halde, onu bile rahmetle anardı.
Kitapçılar çarşısının kapalı bulunduğu tatil günlerinde mutlaka, -tabii güzellik­lerini seyretmek için-­ Boğaziçi”ne gider, orada tarihi yalıları, güzel manzaraları ve insanlara ağlayan harabeleri, meşhur olaylara sahne olan yerleri gözden geçi­rirdi. Bazen de Edirnekapı ”nın dışına çı­kar, Yedikule”ye kadar yalnız ve yaya olarak giderdi.
 Yediği yemekler gayet sınırlı ve haya­tı son derece sadeydi. Anasına karşı bü­yük bir muhabbeti vardı. Onu her za­man hürmetle anar, ruhuna Fatiha okur­du. Yadigarlarını gözlerinin önünden ayırmazdı. Altı aylıkken anasının eliyle ördüğü küçük bir çift yün çorap gözün­de en değerli eşyadan sayılıyordu. Ba­basının yazılan, defterleri, anasının şah­si eşyaları merhumun nazarında pek kıymetli şeylerdi.
 Dört beş yıl önce kitapçı Hulusi Bey”e bir kaç kitap getirmişlerdi. Onların ara­sında Simavna Kadısıoğlu Bedreddin”in menakıbine dair bir eser de vardı. Bu kitabı sahipleri yirmi liradan aşağı ver­medikleri için almamıştım. Merhum o sırada dükkanıma gelmişti. Bu eserin görülmesini söyledim.
 Derhal gitti, bir parça mütalaa ederek hemen yirmi liraya satın aldı. Bedreddin hakkında bir eser yazmış olan Prof. Şe­rafeddin Bey”e de gösterdi ve istinsahı­na izin verdi.
İslam büyüklerini severim
 Cevdet Bey son günlerinde Gülhane Hastahanesi”ne kaldırılmıştı. Nasılsa ku­sur ettim, oraya kadar gidip göremedim.
 Sonra işittim ki hastahaneden çıkmış, yi ne apartmana gelmiş. Vefatından bi hafta veya on gün önce ziyaretine gittim. Hizmetçi kadın ile haber gönderdim. Gelsin demiş. çıktım, hatırını sordum. Bana şu tavsiyede bulundu: “Si­zinle konuşmak isterdim. Fakat dilim ağırlaştı. Sözleri dura dura söyleyece­ğim. Lütfen beni dinlemek için sabırlı olunuz”” Ben de peki dedim. Bana has­tahanenin durumunu ve kendi halini anlattı. Hastalığının anlaşılamadığını söyledi ve nihayet şu yalancı dünyada bir kaç gün daha misafır olarak belki kalabileceğim dedi ve ilave etti:
 ”” Ağabeyim, ben ölüme mahkumum. Mutlaka öleceğim. Bunun için doktor olmak gerekmez. Bir adam ki midesi hiç bir şeyi kabul etmezse, suyu güçlük­le içerse nasıl yaşayabilir? Cenab-ı Hakk”ın bir kanunu var, o kanun bozul­maz. Meğer mucize veya keramet ile bozula. Bunun üzerine teselli için “Cevdet”im, açıklamaya hacet yoksa da size manevi tıbba tevessül etmeyi tavsi­ye ederim”” dedim. Cevap olarak ””ben ona her zaman tevessül ediyorum. Şim­diye kadar yaşayışım hep onun sayesin­dedir. Ağabeyim, ben itikat sahibiyim. Allahımı, Peygamberimi severim. Ben bütün İslam büyüklerini severim”” dedi.
 Bir Fatiha
 Fakat her on dakika da bir parça su istiyordu. Ben de veriyordum. Bir yu­dum kadar alıyor, ağzında dolaştırıyor, sonra yoruluyordu. Bir saat kadar oturdum. İki üç kere kalkmak istedim, bırakmadı. “Otur otur, bu son görüş­memizdir!”” dedi. Gözlerinden yaş gel­di, teselli ettim. Tesellinize teşekkür ederim, fakat vakit çok yakın”” dedi.
 Son defa müsaade edip kalktığım zaman ayak üzerinde durdum. ””Nasıl kardeş, bir emriniz var mı? Yapılacak bir hizmet var mı? dedim. Estağfirullah.
 Ricam var”” dedi.
 Nedir, buyurun dedim. Cevabında
 ””Fatiha”dan unutmayınız”” dedi. -Ah Cevdet bunlar hep açlık, halsiz­lik, asap bozukluğudur dedim. İçini çekti. “Öyle olsun”” dedi. Ayrıldım. Cenab-ı Hakk ona rahmetini esir­gemesin. Yeri cennet köşkü olsun!.
Bunu Paylaş

Yorumlar kapatıldı.