İbret ve Hikmet’ten Yapışkan Vecizeye Levha Geleneğimiz

Bunu Paylaş
                                    Ahmet Turan ALKAN
 Hepimiz hayatın belli bir anında, belli bir duvara bir şeyler yazmak istemişizdir; sizleri ilzam etmek istemem ama en azından benim için yukarıdaki cümle doğruluk taşıyor. Gençlik eyyamında “vatan kurtarma”” mesaisi ile iştigal ederken şehrin girişindeki üst geçit köprüsünün alt katındaki müsait duvarları ve direkleri bir tabelacı intizam ve titizliği ile nasıl donattığımı hatırlıyorum şimdi; galiba yazdığımız şeylerden birisi “Rehber Kur”an, hedef Turan””dı. Köprünün karşı ayağına ise “Millî devlet güçlü iktidar”” hattını nakşetmiştim. Malzememiz vardı; en âlâsından (evden yürütülmüş) plastik badana fırçası, bir teneke kırmızı plastik boya ve tabelacının güvenliğini sağlamakla görevli bir yığın arkadaş! Dedim ya severim sağa sola “anlamlı”” yazılar yazmayı.
Çalışma odamın kapısına gerektiğinde asmak için “Keşke müsait olsaydım”” veya “Meşgulüm ama çaycı girebilir”” yazılı küçük karton levhalar alesta bekler. On beş sene önce, Prof. Dr. Ali Birinci ile akıllara ziyan kertede bir mesai arkadaşlığı yürüttüğümüz.demlerde kapıya astığım yazı fakültede hadise olmuştu: “Bırakın da çalışalım””; sonradan bir “Okumuyorsanız tartışmayalım”” levhası peyda oldu. Diğer arkadaşlar evvela darıldı ve yadırgadılar; sonraları onların de birer levhaları oldu. Geçen sene Maraş”ın sanayi çarşısında hassaten ziyaret ettiğim ceviz oyma ustası Ali Beyin hediye ettiği masif ceviz plakalardan birine özene bezene lâtince bir vecize kazıdım: “Audi alteram partem””; soranlara ukala bir eda ile, “bir Roma hukuku düsturu olsa gerek”” diye izahat veriyordum: “Karşı tarafı da dinle demektir galiba””.
 Çocuklar da benden huy kapmış olsalar ki günün birinde CD”leri dizdiğimiz rafın kenarında matbu bir aforizma gördüm: “Dışarıya CD verilmez!”” Hanım bile evdeki levha teröründen etkilenmiş olmalı ki günün birinde mutfağın duvarına asılmış sert bir manifesto gördük; bizimkilere oranla hayli uzun bir metindi ve banyoyu temizleyerek terk etmemizi, kirli çamaşırların bu iş için ayrılmış dolaba konulmasını, günün her saatinde evin muhtelif yerlerine dağılmış durumda mevzilenen marangoz avadanlıklarının yerinde bulundurulmasını ve buna benzer tiranî direktifleri havi bir deklârasyondu bu. Tabi ömrü uzun sürmedi: Kıssadan hisse; vecizeler kısa ve tatbik edilebilir özellikte kaleme alınmalıdır.
HİKMET VE İBRET
 Eskiler ne yapardı peki; kudemâ, sağında solunda vecize görmek istediğinde bu ihtiyacı nasıl giderirdi diye düşünürken “tarz-ı Osmanî”” üzre graffiti”nin olsa olsa hüsn-i hat levhaları olabileceği aklıma geldi. Okur-yazar sayısının pek de iftihar edilir raddelere varmadığı demlerde hat levhası, her evin levâzımından değildi elbette. Kudema, bizim gibi bu meselelerde hafifmeşrep değil, ağırbaşlı adamlardı ve galiba pek azının evinde duvarları ve nadirattan konsol üstlerini süsleyen levhalar başlıca iki hedefe müteveccih idi: Hikmet ve ibret! Besmele, Kelime-i tevhid, lâfz-ı Celâl, Efendimiz”in has ismi gibi kompozisyonlar hariç tutulursa hüsn-ü hatt”ın “celî”” formu herhalde en ziyade “Kelâm-ı Kadîm””, yani Kur”an-ı Kerim”den seçilmiş ayetlerden müteşekkil olsa gerektir.
  İlk elde hatırlayabildiğim ayetler:
“Hüve”s-semîü”l-alîm””, “innâ fetehnâleke fethan mübînâ””, “Ve kefâ b”illâhi şehîden Muhammede”r-Resûlullâh””. Tabi Hilyeleri unutmamak gerekiyor. Küçükken bazı evlerin duvarında görür, ne olduğunu bilmezdim. Bir de Mekke-Medine illüstrasyonları vardı tabi. Lâfza-i Celâl ve Karınca Duası ile birlikte her evin vazgeçilmez ayrıntılarından biriydi; üzerlerinde “Mekke-i Mükerreme””, “Medine-i Münevvere”” yazılı Mekke-Medine resimleri. Genellikle perspektif kurallarına pek riayet etmeden çizilmiş ve taş baskı (Litografya) baskı tarzına uygun şekilde renklendirilmiş basit resimlerdi fakat ahalide “Harameyn”” merakını uyandırmakta ve hasreti yatıştırmakta mühim rol oynarlardı. Bu tip levhaların bordürlerinde daha küçük kuturda çizilmiş bir mukaddes mevkiiler galerisinin yer aldığı da olurdu. Sevr dağı neye benzer, Hirâ”daki mağara nasıl bir şeydir, Arafat”taki Cebel-i Rahme nedir bunlardan öğrenirdik; Makam-ı İbrahim, Peygamber kabirleri, Padişah türbeleri, Konya”daki Kubbe-i Hadrâ, Eyüp Sultan ve diğer selâtin camilerinin basit çizimleri böylece çerçeveyi tamamlayarak bir nevi mukaddes yerler albümü teşkil ederdi. Tabi bu arada Kuds-i Şerif”teki Aksâ Mescidi de bu illüstrasyonlarda mutlaka yer alırdı. Hayır efendim, ””sûret günahtır”” vehmiyle bizim evlerimizin duvarlarına fotoğraf asılmazdı. Aile büyüklerinin veya uzak cedlerin bir duvar dibinde alınmış sûretlerinin büyütülerek çerçevelenmesi de adetten değildi; sonradan moda oldu. Margarin firmalarının (topu topu iki taneydi zaten; biri Sana, öteki Vita) bastırdığı dört yapraklı ve renkli resimli duvar takvimleri yeni yeni görülmekteydi ve herkesin eline geçen nimetlerden de değildi.
 …Evlerimizin odalarında (oda dediğim, siz bilemediniz iki tane) zamanla hafiften sararıp kararmaya yüz tutmuş kireç sıvalı duvarlarda sessizliğin ve sükûnetin mütevazı saltanatı hüküm sürerdi. Ecdat yadigârı bir duvar saatinin ağırbaşlı rakkasları, tam da eski zaman insanları gibi vakur, heyecansız ve hep ciddiyet telkin eden bir ahenkle zamanı dilimler durur, çiçekli basma perdelerde sokaktan akseden tabiî seslerin gölgesi bir görünür kaybolurdu. Ve eski evlerin tamamen kendine mahsus kokusu…
DİNİ VEYA LADİNİ FAKAT HEP HİKMETE MÜTEVECCİH
 Kutsalın iki boyutta biçimlendiği hüsn-i hat levhalarının orijinali pek nadirdi galiba; esasen baskı ile orijinali birbirinden ayırt edecek görgünün kökü budandığı için kimseler bu ayrıntıyı fark edemezdi. Belki de bu yüzden esasında dinî bir öz taşımasına rağmen eski yazılı her levha, bizim gündelik hayatımızda Kur’an”dan bir yaprak hürmeti görürdü. Nice yıllar sonra eski yazıyı okuyup yazmayı öğrenince sağda-solda gördüğüm nice levhanın kutsala atıftan ziyade hikmet ve güzel ahlakı tervîc eden birbirinden lâtif nazımlar olduğunu fark etmek bende bir keşif tesiri uyandırmıştı. Mehmed Şefik Beyin her nedense armudî şekilde istiflediği, hatta yaprağı bile eksik bırakmadığı bir ””Aman mürüvvet” levhası vardır, okuyunca pek keyiflendiğimi hatırlıyorum; üstelik bu kompozisyonun eteğinde Peygamber muhabbetinin bizim irfan iklimimizde kazandığı irtifâı işaretleyen şu müthiş beyit de vardı:
 ””Aman lâfzı senin ism-i şerîfinle müsâvidir / Anınçün âşıkın zârı amandır ya Resûlallah””.
 Kezâ
 ””Garîk-i bahr-i isyânım /Dahîlek ya Resûllullah”
 mısraı ise hem manası, hem de iki boyutta istiflenmiş nefîs ta”lîki ile vurmuştu beni. Günün birinde, rahmetli Mahmud Bedreddin Yazır”ın ””Kalem Güzeli” isimli iki ciltlik eseriyle karşılaştım. Diyanet işleri’ne bu güzel eseri yayınladığı için minnetim hâlâ bitmez. İçinde hazineler vardı. Geliniz şöyle bir kolaçan edelim: Necmeddin Okyay merhumun
 ””Hâzâ min fazl-ı Rabbi” ta”lîki, Mahmud Celaleddin”in
””Gül gonceliğinde hâr iledir/
Açılsa bir özge yâr iledir /
Aslında diken çeker azâbın/
Faslında hekîm alır gülâbın””
 sülüs kıt”ası, yine Necmeddin Beyin (herhalde bir hekim ahbabının siparişi üzre kaleme aldığı ””ihtiyârımla acep ben hiç olur muydum tabîb
 Ger bileydim âlemin bunca devâsız derdini”
ta”lîk beyti, Tahir Efendinin
””Hafazanallah fi”d-dâreyn”
celî sülüs dua levhası, Hulûsî Efendi”nin ta”lîk,
””Besmeleyle idelim feth-i kelâm /
Feth ola ta bu muammâ-yı benâm /
Olmasa besmele resmi memdûd /
Cins-i eşyâ da olur muydu mevcûd” kıt”ası, Kazasker Mustafa izzet”in,
“Basmasa mübârek kademin rûy-i zemîne /
Pâk etmez idi kimseyi hâk ile teyemmüm” celî sülüs istifi,
 Abdülfettah Efendi”nin ””Ah yâ Muhammed”i ve daha neler… Beni bu kitapta en ziyade şaşırtan ve bir o kadar hoşuma giden levha fotoğrafı, kitabın sonundaki renkli fotoğraflar bölümünde yine Necmeddin Okyay Beyin ebrûlu kağıt üzerine ta”lîkle yazdığı ””Gel keyfim gel” levhası oldu. Hüsn-i hattın pekâlâ lâdinî mevzular üzerinde de kamış oynatması benim için yeni bir ufuktu.
YAPlŞKAN DA OLSA VECİZE VECİZEDİR
  Günümüzde hüsn-i hat, daha ziyade estetik tarafıyla dikkati çeken bir klâsik sanat olarak itibar görüyor. Son yıllarda bu sanata rağbetin artması, yeni bir hattat kuşağının geleneği ayağa kaldırması elbette güzel gelişmeler ama eski yazı ile ifade edilebilen kültür ve irfan dünyasına aşinaların azlığı, hüsn-i hattı, tabiri caizse bir muhafazakâr burjuva zevki haline getirdi. Buna mukabil eski zamanlarda hat levhasının ifa ettiği vazifeyi şimdilerde ””çıkartma” (sticker) adını verdiğimiz küçük yapıştırma vecizeler görüyor galiba. Daha ziyade minibüslerde ve özel araçların arka tamponlarında görmeye alıştığımız bu ””yapışkan vecizeler”, ne yazık ki kaligrafi itibarıyla bir değer taşımıyorlar; onların bütün fonksiyonu, taşıdıkları esprili anlamda gizlidir: ””Babam sağolsun”, ””Rahmetli de sollardı”, ””Nazar etme ne olur / Çalış senin de olur”, ””lssız yolların garip yolcusu” vb. gibi. Olsun, gündelik hayatın bir yerine iliştiriverilmiş bir yazılı ibare, muhtevası ibret ve hikmetten nükte ve hicve yönelmiş bile olsa bir fikrî eksene tutunma ihtiyacını işaretlemesi bakımından güzeldir bana göre.
Türk Edebiyatı Dergisi
Bunu Paylaş

Yorumlar kapatıldı.