Arap Memleketleri, Osmanlı Devletine İltihak Mı Etmişlerdir Yoksa İlhak Mı Edilmişlerdir?

Bunu Paylaş
Prof. Dr. Ahmed Akgündüz
 I-Araplarla Müslüman Türkler Arasına Sokulmak İstenen Nifak Tohumları

İslamın iki bahâdır kahraman milleti olan Araplar ve Türkler arasında, sun‘î bir ihtilâf çıkararak İslam zaferlerini gölgeleme gayretleri, Avrupalılar tarafından XVII. asırdan beri sürdürülegelen fesâd faaliyetlerinin başında gelmektedir. Maalesef bu fesâd faaliyetlerinin acı meyveleri, I. Dünya Harbi”nde görülmüş ve bir çok müslüman millet, kahraman ağabeyi olan Türkleri arkadan vurmuşlardır. Gerçekten Hindistanlılar, paralı veya parasız İngiliz askerleri olarak ve düşman zannederek, gerçekte manevî pederi olan Türkleri öldürmüşler; şimdi başında oturmuş ağlıyorlar; zira babasız kaldıkları her hallerinden belli oluyor. İşte Araplar, yanlışlıkla ve düşmanın tahrikleriyle kahraman kardeşi Türkleri arkadan vurarak öldürüp hayretlerinden ağlamayı da bilmiyorlar. İşte Afrikalı bir kısım müslümanlar, tanımadan kurşun sıktıkları birâderlerinin başında şimdi vâveylâ ediyorlar. Kısaca âlem-i islam, İslamın bin yıllık bayraktarı olan oğlunu gafletle bilmeyerek öldürülmesine yardım etti. Şimdi anneler gibi saçlarını çekip ah-u fizâr ediyor. Kısaca Osmanlı Devleti, yakalarından ellerini çekti çekeli, hiç bir İslam ülkesinin iki yakası, yaklaşık bir asırdır, bir türlü bir araya gelmiyor[1].

 Bu fesât faaliyetlerini hâlâ devam ettiğini, 1985 baharında doktora tezim ile alakalı araştırmalarda bulunmak üzere gittiğim Kuveyt”de de müşâhede ettim. Osmanlı Devletinin Arap ülkelerini işgal ettiklerini (işgal etmek demek olan “ihtilâl” kelimesini, 1990 baharında gittiğim Suudi Arabistan”da da maalesef yetkililerin ağzından duyma acısını tattım) ve kendilerini sömürdüğünü müdafaa eden bir kısım serseri mayınlara orada da rastladım. Daha da ötesi, dikkatinizi çekerek belirteyim. Arapça öğretmek üzere açılan Lisan Okullarında okutulan ve ancak Amerikalı ve Kanadalı ilim adamları tarafından hazırlanan Arapça Gramerinde de “Osmanlı işgal etti” “Osman sömürdü” gibi cümlelerin, başka misal yokmuş gibi kâideleri açıklayan misaller olarak zikredildiğini esefle okudum ve gördüm.
 Böyle bir durumda değerli araştırmacı Prof. Dr. Muhammed Harb gibi meseleye vâkıf insanların bu fesâd şebekelerini durdurmaları gerektiğine kanaat getirdim ve bu vazifeyi ifaya çalıştıklarını da yazdıkları makaleleri okuyarak anladım. Muhammed Harb “El-Osmâniyyûn” adlı değerli eserinde haklı olarak şu soruları soruyor? Araplar Osmanlı hâkimiyetini nasıl karşılamışlardır? Buna mukâvemet etmişler midir? Nasıl bakmışlardır? Sevinmişler mi yoksa nefret mi etmişlerdir? Sömürgeci mi yoksa kurtarıcı nazarıyla mı bakmışlardır?
 Kuzey Afrika veya bir diğer adıyla Mağrib yani Batı Arap Aleminin Yavuz”a ve Kanunî”ye mektuplar göndererek, Osmanlı Devleti”nin şemsiyesi altına girmeyi can ü gönülden istediklerini ve hatta Osmanlı Devleti”nin bir eyâleti olmayı teklif ettiklerini biz, daha önceki bir makalemizde belgeleriyle isbat etmiştik[2]. Muhammed Harb de aynı şekilde değerlendirme yapıyor ve değerli ilim adamı Dr. Abdülcelil Et-Temîmî”nin konuyla ilgili bir araştırmasından iktibaslar yapıyor. Ortadoğudaki Araplar açısından ise, bu sualleri şöyle cevaplıyor:
 “Evet! Doğudaki Araplar da tıpkı Mağrib”dekiler gibi, Osmanlı Devleti”ni davet etmişler ve onlara merhaba demişlerdir. Bu durum, Mısır fethinden kısa zaman öncesinden değil, belki çok daha evvel başlamıştır. Özellikle Mısır”daki müslüman ahali, İslam”ı tatbik eden kuvvetli bir devlete tabi‘ olmayı başından beri istemektedir. Ortadoğudaki Araplar, tıpkı Mağribliler gibi, Osmanlı Devleti”ni, kendilerini Memlüklü devletinin zulmünden kurtaran bir kurtarıcı olarak görmüşlerdir.
 Abdullah bin Rıdvan “Tarih-i Mısır” adlı eserinde, Mısır âlimlerinin, Mısır”a gelen Osmanlı sefiriyle gizliden gizliye görüştüklerini ve ona Sultan Gavri”nin şer‘-i şerife muhâlif hareket ettiğini şikâyet ettiklerini ve kendilerinin Osmanlı sultanının Mısır”ı fethetmesini beklediklerini ifâde eylediklerini kaydetmektedir[3]. Suriye bölgesi de Mısır”dan farklı değildir. Mısır”dan yola çıkarak Şam”a gelen ve oradan da Haleb”e varan Kansu Gavri”nin Haleb girişinde, çocukların “Yüce Allah sana yardım eylesin ey Sultan Selim” sesleriyle şaşkına döndüğünü tarihçiler kaydetmektedir[4].
II- Halep İleri Gelenlerinin Yavuz”a Gönderdikleri Mektup
Burada Halep âlimleri, kadıları ve halkın ileri gelenleri tarafından kaleme alınan ve Yavuz Sultan Selim”e takdim edilen bir Arîza yani dilekçeyi de aslına uygun olarak takdim etmek ve bu dediklerimizi belgelendirmek istiyoruz. Muhammed Harb tarafından özeti Arapçaya tercüme edilen bu belgenin aslı, Topkapı Sarayı”nda bulunmaktadır. Gerçekten Halep”de âlimler, kadılar, a‘yânlar, eşrâf ve ileri gelenler bir araya gelmişler ve kendi durumlarını aralarında tartışmışlardır. Neticede dört mezhebin kadısının ve şehrin ileri gelenlerinin, bütün halka vekâleten bir arîza yazmalarını ve arîzada Osmanlı Sultanı Selim”e hitâben istediklerini dile getirmelerini kararlaştırmışlardır. Alınan kararlara göre, Suriye halkı Memlûklu zulmünden bıkmıştır. Memlûklu idarecileri şer‘-i şerife muhâlefet etmektedirler. Sultan Selim, Memlûklu saltanatına son vermek isterse, Suriye halkı kendisine hoş geldiniz demeye hazırdır. Kendisini karşılamak üzere Anteb”e kadar gelecektir. Bununla da yetinilmeyerek Yavuz”dan güvenilir bir vezirini kendilerine idareci olarak göndermesi istenecektir.
 Önce mektubun aslını zikredelim ve sonra da özet olarak sadeleştirelim:
1- Mektubun Aslı:
 “Bismillâhirrahmânirrahîm
İlâ Mevlânâ Sultân-Azze Nasruhû
 Kıssat”ul-abîd ehl-i Haleb Abdül-fakir Seydi Ramazan ve Seydi İbrahim ibnân Saruhan, Abdül-fakir Ebül-Bekâ İbn-i Şıhne El-Kâdî Şafi’î, Abdül-fakir Şemsüddin El-Celâlî El-Kâdî Hanefî, Abdül-fakir Kâdî Cemâlüddin Yusuf El-Kâdî Hanbelî, Kadî Muhammed El-Mâlikî, Abdül-fakir Muhammed bin Bayram, Abdül-fakir Ali bin Ömer, Abdül-fakir İbn-i Şînî, Abdül-fakir İbn-i Kaşşân, Abdül-fakir İbn-i Hucce, Abdül-fakir İbn-i Receb, Abdül-fakir İbn-i Salih, Abdül-fakir İbn-i Saffâh, Abdül-fakir İbn-i Boyacı, Abdül-fakir İbn-i Halil Beg, Abdül-fakir İbn-i Satî, Abdül-fakir Cemâlüddin, Abdül-fakir İbn-i Nefs, Abdül-fakir İbn-i Kasvan;
 Cemî”ul-ekâbir vel-a‘yân vel-eşrâf Ehl-i Haleb el-abîd Mevlânâ Sultan -Azze nasruhû- cümlesi tâi‘ muhtâr, mutî‘, münkâddır. Cemî‘isinin izniyle bu varaka ketb olunub Hazret-i Âlî”ye irsâl olundu. Haleb cemâ‘ati kullarınuz Sultân Hazretlerinden ahd ü emân taleb eylediler ki, canlarına ve mallarına ve ehl ü ıyâllerine emân taleb içün. Siz fikr etmenüz, buyurursanuz Çerkez dutalum elünüze verelüm yahud kulum devletlü Hüdâvendigâr Ayntâb”a kadem basduğı vakit cemî‘-i ehl-i Haleb kullarınuz karşu gelür. İn kâne Türkmân önce gelmezse. Bizi Çerkez elinden kurtarma, hemân kâfir elinden kurtarmaktır. Sultânıma şöyle ma‘lûm ola, şerî‘at aslâ yürümez. Hâs kendüler üstüne her nesne ki, beğenürler, eğer maldan eğer ıyâlden hemân malın alurlar, kimesnenin hayfı alınmaz. Her biri bir sultândur. Bizden yaya istediler, her üç evden bir muti‘ olmaduk. Bundan adâvet edüb Sultân”a çıkdılar.
 Hüdâvendigarın devletlü başı içün bizi Türkmân elinde yesîr eylemeye. Önce Devletlü Hüdâvendigârunla bir yarar vezir gele ki, bizüm ehl-i iyâlimiz emânda ola, kerem eyleyesiz, bir i‘timâd ettüğünüz adam gönderesiz, sırran gelüb bunda bizimle buluşa, ahd ü emân eyleye ki, abîdânın gönlü mutmain ola.
 Sallallâhu alâ seyyidinâ Muhammed ve âlihî ecma’în.
 El-Abd”ül-Kâdi Bi Haleb
Şemsüddin Cemâlüddin”[5].
2 – Mektubun Kısa Özeti
 “Mevlânâ Sultanımıza,
 Biz Haleb”in ileri gelen âlimleri, eşraf ve a‘yânıyız. Bütün Halep ahalisinin izniyle size bu mektubu ve arîzayı yazıyoruz. Haleb ahalisi Sultan”a itâatkâr, kendi arzumuzla emirlerine hazırız ve bağlıyız. Ahalinin izniyle bu mektup yazılarak hazretlerine gönderildi. Haleb ahalisi, Sultanlarından ahd ü emân talep eyledik ki, canlarımız, mallarımız ve ehl ü iyâllerimiz mahfûz kalsın. Siz isterseniz, Memlûklüleri yakalar sizin elinize veririz. Sultanım Anteb”e geldiklerinde Haleb ahalisi sizi orada karşılamaya hazırdır. Eğer Memlûklüler önce davranırsa, ne olur, biz onların elinde esir olarak bırakmayın. Onların elinden kurtarmak kâfir elinden kurtarmak gibidir. Sultanım bile ki, şerî‘at asla uygulanmaz, malımızdan ve iyâlimizden dilediklerini zulmen alırlar. Kimse hesap soramaz. Her biri ayrı bir sultan gibidir. Bizden asker istediler, vermedik, bizi Sultanlarına şikâyet ettiler.
 Sultanımızın devletlü başı için, bizi Memlûklüler elinde esir bırakma. Güvenilir bir vezirini bize gönder. Gizli gelsin, bizim başımıza geçsin ve bizi kurtarsın.
 Halep Kadısı
 Şemseddin Cemâleddin”
 Mazide İslamın iki bahadır kahramanı Araplar ve Türkler, elele vererek, Kur‘an”ın sadâsını aktâr-ı âlemde en yüksek gür sadalarıyla herkese duyurmaya çalışmışlardır. “İnşaallah yine, Araplar, ümitsizliği bırakıp, İslamiyetin kahraman ordusu olan Türklerle hakiki bir tesânüd ve ittifak ile elele verip, Kur‘an”ın bayrağını dünyanın her tarafında ilan edeceklerdir”[6].
[1] Bediüzzaman, Sünûhât, Rü‘yânın Zeyli
[2] Belgeler Gerçekleri Konuşuyor, II, 17 vd.
[3] Bu eser, Bâyezid Kütüphanesi, Yazma No: 4971”de bulunmaktadır.
[4] Muhammed Harb, El-Osmâniyyûn, Beyrut 1989, sh. 168-171.
[5] Topkapı Sarayı Arşivi, No: E-11634.
[6] Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat, 93-94 (Hutbe-i Şâmiye”den)
Bunu Paylaş

Yorumlar kapatıldı.