Amerikan Eğitimine Bir Bakış

Bunu Paylaş
  PRINCETON ÜNİVERSİTESİ PENCERESİNDEN AMERİKAN
EĞİTİMİNE BİR BAKIŞ
                                  Prof. Dr. Ahmed Akgündüz
Osmanlı Araştırmaları Vakfı Başkanı
 Şunu önemle ifade edelim ki, şu anda Amerika’da bulunan 3000’in üzerindeki Üniversite arasında Top Universities yani ilk onda yer alan en meşhur üniversite arasında, Princeton Üniversitesinin belli bir yeri vardır. Hatta hem sosyal bilimlerde Harvard Üniversitesinden sonra ve Matematik ile Mühendislik bilimlerinde ise, MIT’den sonra ikinci sırada yer almaktadır denilebilir. Amerika’daki büyük devlet üniversitelerinin çoğu ve de Amerikadaki bilimsel gelişmenin mimarı kabul edilen özel üniversitelerin önemli bir kısmı, Berkeley, Ann Arbor, Urbana, Princeton ve Madison gibi küşük yerleşim bölgelerinde yer almaktadırlar. Ancak Harvard, Yale ve Chicago gibi şehir üniversiteleri de sonradan Amerikan biliminin gelişmesine büyük katkıda bulunmuşlardır[1].
İşte Princeton Üniversitesi, New Jersey’e bağlı şirin bir kasaba olan Princeton’da bulunmakta, hem sosyal ilimlerde ve hem de fen bilimlerinde söz sahibi olan non-profit yani kâr amacı gütmeyen vakıf üniversitelerin başında gelmektedir. Princeton Üniversitesini tarihi 250 küsür yıla kadar çıkmaktadır. Esas kampüsteki binaların bir çoğu 1900’lü yıllarda yapılmıştır. Bizi asıl ilgilendiren bölümü, Near Eastern Studies yani Yakındoğu Araştırmaları Bölümüdür. Amerikada İslamiyet ve Türk Tarihi ile ilgili araştırmalar, genellikle ya Middle East Studies yani Ortadoğu Araştırmaları adı altında; ya , Near Eastern Studies yani Yakındoğu Araştırmaları Bölümü adı altında veyahut da Islamic Studies yani İslam Araştırmaları adı altında yapılmaktadır. Bu arada History Departmant yani Tarih Bölümlerinde de Osmanlı Tarihi kürsüleri bulunmaktadır.
 Princeton Üniversitesi , Near Eastern Studies yani Yakındoğu Araştırmaları Bölümünün tarihi çok eskilere dayanmaktadır. Denilebilir ki, Amerika’daki en eski İslam ve Türk Araştırma Bölümlerindendir. Prof. Dr. Salih Tuğ’un eserini Türkçeye kazandırdığı Lübnan Hristiyanlarından İslam Tarihçisi Prof. Hitti bu bölümün kurucularından olduğu gibi, İktisat tarihi alanında haklı bir şöhrete kavuşan Prof. İsavi de bu bölümün hocalarındandır. Amerika’da bu alanda meşhur olan hocalardan Princeton’a yolu uğramayan yok gibidir. Dünyaca meşhur Bernard Levis ve Itzkovitz de bu bölümün hocaları arasında bulunmaktadır. Prof. İnalcık da belli bir dönem Princeton’da ders veren hocalar arasında yer almaktadır. Şu anda bunların bu haklı mirasını Türk Dostu olarak tanınan kıymetli hocamız Prof. Heath Lowry devam ettirmektedir. Türkiyeden ise, Prof. Şükrü Hanioğlu aynı kürsünün hocalarındandır.
 Meşhurlar geçidi diyebileceğimiz Princeton’daki, Near Eastern Studies yani Yakındoğu Araştırmaları Bölümünde bir sene geçirmek ve özellikle de halk ile üniversitenin buluştuğu Brownbag yani Çarşamba günleri yapılan bilimsel sohbetleri bir yıl boyunca takip etmek, bu arada değişik Amerikan Üniversitelerini gezerek bazı tecrübeler edinmek, Amerikan Eğitimine yakından bakma imkânını bize verdiği kanaatindeyim. Kısmen mukayeseli olarak, bu tesbit ve müşâhedelerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.
1- EĞİTİM HALKIN VE DEVLETİN YARARI İÇİN YAPILMAKTA VE MİLLETLE AYDINLAR ARASINDA KOPUKLUK BULUNMAMAKTADIR
 Amerikan eğitiminde göze çarpan birinci özellik, eğitimin gayesinin, belli makamlar elde ederek halkı küçük görmek ve onlara tahakküm etmek değil, belki halkın mutluluğu için ister sosyal alanda ve isterse de teknolojik alanda onlara yardımcı olacak yeni şeylerin ortaya konması olduğunu müşâhede ettik. Bizdeki aydın ile halk ve üniversite ile millet arasındaki kopukluk orada bulunmamaktadır. Bunun en güzel misali, üniversitenin düzenlediği konferans ve panel gibi toplantıların, eğer teknik alanda ise, sanayi kuruluşları ile içiçe yapılması ve eğer sosyal alanda ise halk kitlelerinin bunlara itibar etmesidir. Amerika’daki CNN gibi kültür ağırlıklı özel ve public channels tabir edilen PBS gibi kamu kanallarını seyredenler, önemli haberlerle alakalı hergün bir kaç tane bilim adamının mutlaka haberlerde yer alışlarını mutlaka göreceklerdir. Bizde ise, aydın-halk ve üniversite-millet kopukluğu yaşandığından dolayı, üniversiteler halka ve millete kapalı durumdadırlar. Çünkü millet ile aydınlar arasında müthiş bir değerler uçurumu vardır.
 Amerikan Anayasasının 1. Maddesinin 8. Fıkrasında yer alan, “Kongre, ilmin ve faydalı sanatların gelimesini teşvik eder; yazar ve bilim adamlarının eserlerini ve keşiflerini yapabilmeleri amacıyla onları gereken güvenli zemini temin eder”[2] ifadesi başta Princeton Üniversitesi olmak üzere, Amerikan eğitiminin en önemli prensibidir. Bizde olduğu gibi, bilim adamının belli elbiseleri giymesi ve yarış atları gibi belli objektiflerden bakması değil, ne giyerse giysin ve ne düşünürse düşünsün, millete ve devlete yararlı olacak eserleri ortaya koyması esasdır. Bu satırların yazarı yıllarca hanımının başörtüsü ve inancının gereğini yerine getirmesinden dolayı, yıllardır, hem de Cumhurbaşkanının da haberi olmasına rağmen, arşivlerin bulunduğu İstanbul’daki Üniversitelerden birine gelemezken, Princeton Üniversitesi, aynı bilim adamını kimliği-nden dolayı dışlamak değil teşvikte bulunmuştur. Hatta bir gün bölümün Restroom’unda yani WC’sinde abdest aldığımı gören bir müslüman öğrenci, bana “Keşke abdestini evde alsan” deyince, bölümün kıdemli bir Amerikalı Hocası, bunu duyar duymaz, bana dönerek “Akgündüz, rahat rahat abdestini al ve namazını kıl; merak etme burada kemalist yok” diyerek gülmeye başladı. Bununla Kemalizmi yanlış manalara çekerek, ülkemizde bilimi hançerlemek isteyenlere bir tokat indiriyordu.
 Burada mutlaka hatırlatılması gereken bir husus da şudur; Amerika’daki bütün bilimsel konferanslar, yapılan doktora ve master tezleri, bizdeki gibi tabularla sınırlı değil ve de tamamen devlet ve milletin ihtiyaç duyduğu konular üzerinde yoğunlaşmaktadır. Mesela Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümlerinde incelenen ve özellikle de mastır ve doktora konusu yapılan hususlar, aynı zamanda Amerikan dış siyasetinin de ana konularıdır. Konusunda başarılı olmuş bilim adamları, devletin o konuyla ilgili bir proğramı olduğu zaman, ya devletde politika üreten toplantıların önemli bir üyesi olarak oraya davet edilir veya Kongre ve Hükümet tarafından o konuda aktif görev verilir. Mesela Suriye’ye büyükelçi veya daha alt düzeyde gidecek bir eleman, ya o konuda doktora yahut master tezine sahiptir veyahut da devletteki görevine başlayalı o ülke ile alakalı işlerle meşgul olma şartı vardır. Mesela Princeton Üniversitesi Near Eastern Studies yani Yakındoğu Araştırmaları Bölümünde yıllarca öğretim üyeliği yapan ve şu anda emekli olmasına rağmen derslere giren Prof. Carl yıllarca Arap Ülkelerinde büyükelçilik yapmıştır. Şu andaki Amerika Dışişleri Bakanı da alanıyla ilgili bir dalda Prof. olan bir öğretim üyesidir. Bizde ise, 1985’de Kuveyt’e gittiğimi zaman bizim Büyükelçimiz Ramazan’da öğle zıyafeti verecek kadar, bulunduğu ülkenin ruh ve inanç haletin yabancı ve uzak insanlardır. Bu acı gerçek, yükseköğretimdeki gediklerimizden biri olsa gerektir.
 Dikkat çeken bir husus da, Sosyal Bilimlerle alakalı Üniversite birimlerinin, tıpkı teknik birimler gibi, devletin veya ilgili think-tank müesseselerinin verdikleri projelerle ilgili araştırmalar yapmalarıdır. Hatta bu yüzden, sosyal bilimlerle ilgili bölümler, bazan teknik bölimlerden daha zengin olabilmektedir. Bunun en güzel misali, Princeton Üniversitesidir.
II- YÜKSEKÖĞRETİMDE TAM BİR HÜRRİYET HAVASI VE ÖZELLİKLE DE EKSİKSİZ BİR DİN VE VİCDAN HÜRRİYETİ BULUNMAKTADIR; BİLİM ADAMLARININ FİKİRLERİNE VE İNANÇLARINA DEĞİL ORTAYA KOYDUKLARI BİLİMSEL ARAŞTIRMALARA BAKILMAKTADIR
 Amerika’daki yüksek öğretimin dikkat çeken bir özelliği de tam bir hürriyet havası içerisinde ve özellikle de eksiksiz bir din ve vicdan hürriyeti içinde eğitimin ve araştırmaların yürütülmesidir. Bilirsiniz ki, ilim bala benzer; ilim adamı da balarısını temsil eder. Bal arısına çiçek sınırlaması yapılamaz. Filan çiçekten öz al, filandan alma denilemez. Öyle de bilim adamına da, ortaya koyacağı gerçekler için kaynak sınırlaması yapılamaz. Amerika’da gördüklerimle, bizde kenini bilmez bazı bilim adamlarının veya yöneticilerin, adının içinde İslam ve Osmanlı kelimeleri geçen doktora ve mastır tezlerinin kabul etmeyeceğiz gibi cilalı taş devri düşüncelerini kıyaslayınca, Amerikada bilimin neden bu kadar ilerleyebildiğini anlayabiliyorum. Bu anlattıklarım, hem ülkem ve hem de Amerika açısından hayal değil, birer vâkıadırlar.
 Bildiğiniz gibi, Osmanlı’da Harem adlı eserimiz yayınlandı ve bu sebeple Amerika’daki Köle Ticareti ile alakalı çok sayıda eserleri inceleme fırsatı buldum. Gördüğüm manzara enteresandı; zira köle ticareti ile alakalı geçmişte yapılan bütün hatalar teker teker ortaya dökülmüş, belgeleriyle isbat edlmiş ve mevcut idare adamlarında da bu hatalara bir daha düşmeyin ki, ülke o günlere bir daha dönmesin denilmiş. Bizde ise, arşiv belgelerinin teyidine rağmen, bir Samsun’a çıkma olayı hala doğru olarak anlatılamayacak kadar tabu şeklinde karşımızda durmaktadır. İran’da bir sene kalan bir doktora öğrencisinin, Amerikan hükümetinin İsrail’in etkisi ise, Amerikan kamuoyunu, İran hakkında ne kadar yanılttığını, bunun milli ve okonomik menfaatlerine ne kadar ters olduğunu anlatan Brown Bag Konferansı, hâlâ zihnimde canlanmaktadır. Bu konuşmasından dolayı, bu değerli bilim adamına ne soruşturma açıldı ve ne de doktora yoluna dikenli engelle konulması düşünüldü.
 Dikkat çekici bir husus, Amerikanın en önemli araştırma kuruluşlarındaki bilim adamlarının ancak ve ancak % 25’inin Amerika’lı olmasıdır. % 75’I her milletten ilim adamlarıdır. Amerikan eğitimi, Sihh’lerin kilolarca olan sarıklarından da, dinini yaşayan müslüman öğrencilerin başörtüsünden de, rakısını içen Türk Profesöründen de ve Mısırlı hanımın giydiği abyadan da korkmamaktadır; belki onları Amerika için ilim balı üreten farklı cinsdeki bal arıları olarak kabul etmektedir. Nitekim onların bal yerken, bizim üniversitelerimizin acı hali de gözler önündedir. Princeton Üniversitesi, Near Eastern Studies yani Yakındoğu Araştırmaları Bölümünde aynı zamanda bir Âyetullah olan Prof. Hüseyin Müderrisi’nin öğretim üyesi olarak istihdamına karşı çıkmak değil, belki teşvikçi olmaktadır. Çünkü devlet ve üniversite milletine ve ilim adamına güvenmektedir.
 Din ve vicdan hürriyetini özellikle ele almak istiyrum. Zira her ne kadar başta Cumhurbaşkanımız olmak üzere bir takım yetkililer aksini iddia etseler de, ülkemizde ayaklar altına alınan hürriyetlerin başında bu hürriyet gelmektedir. Amerikan eğitimi ifadesini aşağıdaki şekliyle Anayasanın 1791 tarihinde yapılan 1 nolu tadilinde ifadesini bulan din ve vicdan hürriyetinden yeterince nasibini almış bulunmaktadır: “Kongre, herhangi bir dini devletin dini olarak tesis ederek onu diğer dinlerden farklı bir statüye sokacak hukuki düzenlemeler yapamayacağı gibi, dini serbestçe yaşamayı yasaklayan kanun da yapamaz. Kongre, konuşma hürriyetini kısıtlayacak ve basın hürriyetini sekteye uğratacak düzenlemelerde bulunamaz.”.
Bu Anayasa metnini açıklamak üzere 1997 yılı içerisinde Başkab Clinton tarafından yayınlanan ve ülke çapında yürürlüğe giren Guidelines yani Yönetmelik, ülkemizle kıyaslandığında daha da çarpıcı gelmektedir. Yönetmeliğe göre, hiç bir devlet memuru, başkalarını din hürriyetine zarar vermemek şartıyla, kamu daireleri dahil olmak üzere kendi dinini yaşayabilecek, mesela bir müslüman memur dahi olsa başörtüsü takabilecek, odasında başı sarıklı oturabilecek ve en önemlisi de dinini ve inancını yayacak afişleri dahi odasına asabilecektir. Tek ölçü başkalarının hürriyetine mani olmamaktır.
İşte bu hürriyet ortamı her açıdan Amerikan eiğitim sistemine yansımış bulunmaktadır. İki olayı anlatalım:
 Birincisi; geçen 1997 dersyılı başında bazı öğrencilerle birlikte yetkili makamlara bizim cemaatle namaz kılmak istediğimizi ve Cami’nin Üniversiteye uzak olduğunu ve halbuki bizim dinimizde namazların belli vakitlere yayıldığını ve cemaatle kılmamızın tavsiye edildiğini anlattık. Bir gün sonra yepyeni halılarla döşenmiş olarak bir bir mescit hem de diğer dinlerin de ibadet yerlerinin bulunduğu merkez binada tahsis ettiler. Bu arada şunu da ifade edeyim ki, Princeton Üniversitesi Kampüsü içinde iki büyük kilise bulunmaktadır ve Üniversitenin en büyük ve ihtişamlı binası da Kilise’dir.
İkincisi; 1997 Ramazanında akşamları 50’yi bulan öğrenci ve öğretimüyeleriyle iftar yapmak istedik. Belli bir yerimiz yoktu. Üniversite idaresine baş vurduk. Bize mutfak tahsis ettikleri gibi, hemen 2000 Amerikan doları da iftar için para yardımı yaptılar. Daha enteresanı da, Ramazan boyunca camiye gidip gelmemiz için iki tane araba tahsis eylediler.
İşte Amerikalılar laikliği, devletin dinsizlere karışmadığı gibi, dindarlara da karışmaması şeklinde anladığını bizzat müşahede eyledik.
 Amerikan eğitimi ile alakalı bakmamız gereken daha çok şeyler var. Ancak bu iki önemli nokta ile şimdilik yetiniyor ve diğer hususları başka bir yazımıza bırakıyoruz.
BEYİN CERRAHİSİNDE EKOL BİR İNSAN: AHMED YILDIZHAN
 Beyin cerrahisi alanında ünü Türkiye sınırlarını aşmış olan bir bilim adamı meslekdaşımın eserine takdim yazısı yazmak, bir hukuk tarihçisinin işi değildir elbette. Ancak vak’a metodunu kullanarak, bir eski hastasının diliyle bazı hasletleri dile getirmek de hatalı olmasa gerek. Ben, hem boyun ve hem de bel fıtığı hastalıklarına maruz kalmış birisi olarak, başımdan geçen bir olayı sizlere takdim etmek istiyorum:
 Sene 1990. Dil öğrenimi için Avrupa İslam Konseyinin değerli Başkanı Sâlim Azzam’ın davetlisi olarak Londra’ya gittim. Ancak Londra’ya inmemle birlikte boynumda ve ellerimdeki ağrılar da çekilmez hale geldi. Orada göründüğüm baz doktorlar, İngiltere’nin havasından romatizma olabileceğimi düşündüler ve bazı ilaçlar verdiler ve ancak bir buçuk ay gece uykularımı temin edemediler.
 Ülkeme döndüm. İlk vardığım yer Çapa Tıp Fakültesiydi. Oradaki hâzık doktorlar, sadece filim değil, tomografi ve MR çekiminden sonra karar verdiler; ameliyat. Zira sağ elimin parmaklarını kullanamaz durumdaydım. Ameliyat olmadan önce, bazı samimi dostlarım bir de o günlerde Vakıf Guraba Hastahanesinde görev yapan Doç. Dr. Ahmed Yıldızhan Beye muayene olmamı ve tavsiyelerini almamı istediler. Gittim, genç ve dinamik bir bilim adamıyla karşı karşıyaydım. Muayene ettikten sonra bana iki şey tavsiye etti:
 Birincisi; Belli hareketleri mutlaka yapmamı ve ameliyattan önce belli hareketlerle bu hastalığı savabileceğimi söyledi.
İkincisi; Eğer mecbur kalırsanız o zaman ameliyat kaçınılmazdır dedi. Birinci tavsiyeyi gözetiminde devam ettirince hamd olsun ameliyattan kurtuldum ve o zaman gerçek bir tabib-I hâzık olan samimi dostumu tanıdım.
İşte bu hazâkati ve uzmanlığı sebebiyle kendisi de bu alanda haklı bir şöhrete kavuştuğu gibi, açmış olduğu Fâtih Sağlık Müesseseleri ve buralarda gerçekleştirdiği muayene ve ameliyatlar, yurtdışında ders kitaplarında ziklredilmeye değen tıbbi vak’alar olarak kaydedildi. Rabbim muvaffak eylesin.
İşte Allah’ın izniyle sıhhatine kavuşturduğu bir hastasının yaşadığı bir olayı yeniden birlikte hatırladık ve siz de bu uzman insanın sözkonusu hastalıklarıyla alaklı, tecrübelerini ve ilmini konuşturduğu kitabıyla başbaşasınız.
 Kendisinin dünya ve âhirette mes’ud ve bahtiyar olmasını niyaz ederken, uzmanlığı ve alın teriyle kazandığı servetini milletinin kültürüne vakfeden Yıldızhan’ların çoğalmasını Yüce Rabbimden niyaz eylerim.
Siteye Eklenme Tarihi : 03 Ekim 2002
——————————————————————————–
[1] Bernhard/Burner/Fox-Genovese, Firsthand America, Third Edition, New York, 1994, sh. 555-557.
 [2] Amerika Anayasası, Madde 1, Fıkra 8.
Bunu Paylaş

Yorumlar kapatıldı.